Ana Sayfa  Sohbet  Şarkı Sözleri  Sağlık  Fıkralar  Arama İletişim

Menü

   Ana Sayfa
 
 Ask
 Bayanlara Özel
 Bilmeceler
 Cinsellik
 Diziler
 Filmler
 Fıkralar
 Gerekli Siteler
 Güzel Sözler
 Hikayeler
 Msn Messenger
 Ortaya Karışık
 Programlar
 Radyo ve Televizyon
 Rüya Tabirleri
 Sağlık
 Videolar
 Yemek Tarifleri
 İlginç Bilgiler
 Üniversiteler
 Özel gün ve haftalar
 Şaka Gibi
 Şarkı Sözleri
 Şiirler
  İletişim

 Ruhsal Sağlık

Okunma

1226

Adet Öncesi Sinir Bozuklukları
Ruhi durumunuzda değişiklikler, hassas memeler, karında şişkinlik, yemek yemeye aşırı istek, yorgunluk, sinirlilik ve depresyon. Eğer bu problemlerden bir kısmını veya hepsini aylık reglinizden evvel yaşıyorsanız, adet öncesi sendromunuz (PMS) olabilir.

Adet gören kadınların tahminen yüzde 70 ile 90 kadarında bir tür PMS bulunmaktadır. Bu problemlerin, 20�li 30�lu yaşlarında olan kadınlarda daha fazla sıkıntı yaratması olasıdır; tekrarlamaya yatkındır. Ancak fiziki veya duygusal değişiklikler her adet döneminde daha fazla ya da daha az yoğunlukta olabilir.

Gene de, bu problemlerin hayatınızı kontrol etmesine izin vermeyin. Son yıllarda, PMS hakkında çok şey öğrenilmiştir. Tedaviler ve hayat tarzında yapılacak ayarlamalar, bulgu ya da belirtilerinizi azaltma veya idare etmenizde size yardımcı olabilir

*

Akıl Bozukluklarına Yol Açan Organik Hastalıklar
Genel tıbbi bozukluklar

Gripten ve diğer virüs enfeksiyonlarından sonra sık sık depresyon görülür. Bu durumun, gribin gittikçe azalarak gösterdiği bir seyir olarak değil de, "depresyon" olarak teşhisi önemlidir. Bedeni zayıf düşüren başka hastalıklar da aynı etkiyi gösterebilir. Diğer bozuklukların önemi ise, hastanın hayat koşullarına ve kişiliğine göre değişir. Örneğin, nispeten hafif bir kalça osteoartriti, bir postacıyı hayata karşı başarısız kılarak psikiyatrik semptomlara yol açabilir. Aynı şekilde, bir hasta genel veya spesifik fizik bozukluklara karşı birtakım özel psikolojik duyarlılıklar gösterebilir. Bu durum hipokondriak bir kişilik, spesifik travmatik bir tıbbi anı, ya da özellikle yaşlılarda fizik aksaklığın çok kere yol açtığı toplumdan uzaklaşma gibi nedenlerden ötürü olabilir.

Ameliyat ve doğum

Ameliyat ve doğum komplikasyonları olarak majör psikiyatrik hastalıklara sık rastlanır. Semptomlar ameliyat ya da doğumdan ortalama 10-14 gün sonra başgösterir. Bu tür psikiyatrik ruhsal çöküntü, başka komplikasyonlarla, kullanılan anestetik ve sepsis tipiyle ilgili görülmemiştir. Ancak, hastanın ameliyatla ilgili anksietesini yatıştırmak ya da uygun doğum-öncesi hazırlıklarını yerine getirmek yoluyla, bu durumun insidansının azaltılabileceği ispatlanmıştır. Yaşlı hastalardaki arteryel hastalık veya katarakt gibi durumlar için yapılan ameliyatların sonradan konfüzyon veya paranoid psikozlara yol açması muhtemeldir.

Santral sinir sistemindeki organik bozukluklar

Demans, yaygın lezyonlar ve vitamin yetersizliği (örneğin, B12 vitamini) genellikle tipik bir "organik" akıl bozukluğu biçiminde belirir. Oysa hastada, dolaylı olarak organik bozukluktan ileri gelen "fonksiyonel" semptomlar da belirebilir. Hastanın performansını ve çalışma yeteneğini düşüren bir beyin tümörü, nörotik semptomların oluşmasına yol açabilir. Böylece, daha önce dengeli olan ve orta yahut ileri yaşta histerik veya diğer nörotik semptomlarla hekime başvuran bir hastaya hemen "histerik" teşhisi koyulmamalıdır. Daha önce dengeli bir kişiliğe sahip bir hastada beliren bir histeri semptomunun nedenlerinin araştırılması gerekir.

*Akıl Bozukluklarına Yol Açan Organik Hastalıklar
Genel tıbbi bozukluklar

Gripten ve diğer virüs enfeksiyonlarından sonra sık sık depresyon görülür. Bu durumun, gribin gittikçe azalarak gösterdiği bir seyir olarak değil de, "depresyon" olarak teşhisi önemlidir. Bedeni zayıf düşüren başka hastalıklar da aynı etkiyi gösterebilir. Diğer bozuklukların önemi ise, hastanın hayat koşullarına ve kişiliğine göre değişir. Örneğin, nispeten hafif bir kalça osteoartriti, bir postacıyı hayata karşı başarısız kılarak psikiyatrik semptomlara yol açabilir. Aynı şekilde, bir hasta genel veya spesifik fizik bozukluklara karşı birtakım özel psikolojik duyarlılıklar gösterebilir. Bu durum hipokondriak bir kişilik, spesifik travmatik bir tıbbi anı, ya da özellikle yaşlılarda fizik aksaklığın çok kere yol açtığı toplumdan uzaklaşma gibi nedenlerden ötürü olabilir.

Ameliyat ve doğum

Ameliyat ve doğum komplikasyonları olarak majör psikiyatrik hastalıklara sık rastlanır. Semptomlar ameliyat ya da doğumdan ortalama 10-14 gün sonra başgösterir. Bu tür psikiyatrik ruhsal çöküntü, başka komplikasyonlarla, kullanılan anestetik ve sepsis tipiyle ilgili görülmemiştir. Ancak, hastanın ameliyatla ilgili anksietesini yatıştırmak ya da uygun doğum-öncesi hazırlıklarını yerine getirmek yoluyla, bu durumun insidansının azaltılabileceği ispatlanmıştır. Yaşlı hastalardaki arteryel hastalık veya katarakt gibi durumlar için yapılan ameliyatların sonradan konfüzyon veya paranoid psikozlara yol açması muhtemeldir.

Santral sinir sistemindeki organik bozukluklar

Demans, yaygın lezyonlar ve vitamin yetersizliği (örneğin, B12 vitamini) genellikle tipik bir "organik" akıl bozukluğu biçiminde belirir. Oysa hastada, dolaylı olarak organik bozukluktan ileri gelen "fonksiyonel" semptomlar da belirebilir. Hastanın performansını ve çalışma yeteneğini düşüren bir beyin tümörü, nörotik semptomların oluşmasına yol açabilir. Böylece, daha önce dengeli olan ve orta yahut ileri yaşta histerik veya diğer nörotik semptomlarla hekime başvuran bir hastaya hemen "histerik" teşhisi koyulmamalıdır. Daha önce dengeli bir kişiliğe sahip bir hastada beliren bir histeri semptomunun nedenlerinin araştırılması gerekir.

*

Anksiyete
Anksiyete bir sinir sistemi hastalığıdır. Anksiyete (bunaltı), hemen hemen her insan tarafından yaşanan bir duygudur.
Asıl amacı, yaşamın sürdürülmesi ve uyum davranışının gelişimini sağlamaktır. Ancak bir yere kadar sağlıklı olan bu duygunun yaşanması, bir noktadan sonra kişinin yaşamını ve diğer insanlarla olan ilişkilerini olumsuz olarak etkilemeye başlar. Bunaltı duygusu, olaylara içerdikleri tehlikelerle orantısız, uygunsuz ve abartılmış yanıtlar verilmesine neden olur.

Bunaltı, çeşitli bedensel ve ruhsal belirtilerle kendini gösterir. Başlıca bedensel belirtiler arasında çarpıntı, kalp hızında artma, tansiyon yükselmesi veya düşmesi, yüz kızarması, nefes darlığı, yorgunluk hissi ve çabuk yorulma, titreme, karın ağrısı, bulantı-kusma, ağız kuruluğu, sık idrara çıkma, terleme ve ateş basması sayılabilir. Sıklıkla gözlenen ruhsal belirtiler ise, kontrolünü yitirme, aklını yitirme ve ölüm korkusudur. Tüm bu belirtiler, kişide endişe, dehşet, tedirginlik, gerginlik, sinirlilik ve çaresizlik gibi duyguların yaşanmasına neden olur.

Bunaltı, kalıtımsal, biyokimyasal, çevresel, kişisel etmenlerle ortaya çıkabildiği gibi,
çeşitli hastalıklar ve kullanılan bazı ilaçlara bağlı olarak da oluşabilir.

Bunaltı en sık gözlenen ruhsal belirtilerdendir. Fobiler, panik bozukluğu, obsesif kompulsif bozukluk gibi çeşitli tipleri mevcuttur. Bunların arasında en sık karşılaşılanı fobiler, yani korkulardır.

Fobi, gerçekte tehlikeli olmayan bir nesne, etkinlik veya durumdan dolayı kişide sıkıntı yaratan ve mantıksız olan bir korku duyulması durumudur. Kişiler, kedi, köpek, böcek gibi hayvanlardan kan görmekten, yaralanma veya sakatlanmadan, doktor veya diş hekiminden, kapalı yerlerde kalmaktan, yükseklikten veya uçağa binmekten aşırı derecede korkabilirler. Bu tür durumlar, özgül fobi, yani belli bir nedeni olan aşırı korku olarak adlandırılır.

Kişinin, sosyal ortamlarda veya beceri gerektiren etkinliklerin yapılması söz konusu olduğunda, utanç duyacağı durumlara düşecek davranışlar yapabileceği korkusuyla bu tür ortamlara girmekten çekinmesi ise, sosyal fobi olarak adlandırılır. Kişiler az tanıdıkları insanların önünde konuşmaktan, yemek yemekten, toplantılarda söz almaktan kaçınmaya başlarlar.

Panik atak; aniden başlayan ve zaman zaman tekrarlayan, insanı dehşet içinde bırakan yoğun sıkıntı ya da korku nöbetleridir. Hastalarımızın çoğu zaman 'kriz' adını verdiği bu nöbetlere biz PANİK ATAĞI diyoruz.

Panik bozukluğu


Tekrarlayan, beklenmedik Panik Atakları ve
Ataklar arasındaki zamanlarda başka
Panik Ataklarının da olacağına ilişkin sürekli bir kaygı duyma yada
Ataklara ve olası kötü sonuçlara karşı önlem olarak ( işe gtimeme, spor, ev işi yapmama, bazı yiyecek yada içecekleri yiyip içmeme, yanında ilaç, su ,alkol, çeşitli yiyecekler taşima gibi) bazı davranış değişikliklerinin görüldüğü ruhsal bir rahatsızlıktır.
Panik atak geçirme endişesi, kişinin sosyal, mesleki ve ailevi yaşantısını önemli ölçüde etkileyebilir. Dışarı yalnız çıkmak istemeyebilir. Toplu taşıma araçlarına binmekten kaçınır. Kalabalık yerlerde bulunmak, kapalı yerlere girmek yoğun bir endişe yaratır. Kendisini emniyette ve rahat hissetmek için ilaç, kolonya, şeker gibi nesneleri yanında taşıyabilir.

Obsesif-kompulsif bozukluk


Obsesif-kompulsif bozukluk yada toplumdaki yaygın adıyla " titizlik hastalığı", kişiyi rahatsız edici gelen, bir türlü akıldan çıkmayan, tekrarlayıcı dürtü yada düşüncelerin varlığı ( obsesyon, yani saplantı ) ve kişi bu saplantılarından kurtulabilmek için geliştirdiği davranışlardan(komplsiyon, yani zorlantı) oluşur. Örneğin zihinden uzaklaştırılamayan ''hastalık bulaşacağı saplantısı''na karşı geliştirilmiş olan sürekli yıkanma ve temizlenme davranışı bunun en sıkveyaygın şeklidir. Cinsel saplantılar, zarar verme ya da zarar görme saplantıları, dini saplantılar ve bunlardan kurtulabilmeye yönelik geliştirilen sayı sayma, tekrarlama, kapıyı veya ocağı kapattıktan sonra defalarca kontrol etme gibi kişiyi zorlayan davranışlarla da sıkça karşılaşılmaktadır. Bu hastalıkların kesin nedeni henüz yeterince bilinmemekle birlikte, tedavisi konusunda önemli ve yüz güldürücü gelişmeler vardır. Psikoterapi ve ilaç tedavisi yararlı olmaktadır.

Öneriler


Yanlız olmadığınızı unutmayın ...
Bu broşür, sizi bilgilendirmek amacıyla hazırlanmıştır. Sizde de benzer sorunların olduğunu düşünüyorsanız, bir doktora başvurunuz ve kendi başınıza herhangi bir ilaç tedavisine başlamayınız.

*

Bruksizm
Bruksizm, uyku sırasında dişleri sıkmak, gıcırdatmak ve çeneyi kenetlemektir. Bu normal olmayan bir durumdur ve oldukça rahatsız edici bir ses ortaya çıkar. Uyku sırasındaki diş gıcırdatma o kadar sesli olur ki, kişi uyanıkken aynı sesi çıkaramaz. Çağımızın hastalığı olan stresin, diş gıcırdatmanın en önemli nedeni olduğu düşünülmektedir.

Diş gıcırdatmanın şiddeti ve sıklığı, dişlerimize zarar verecek boyutlara ulaşabilir. Sürekli birbirine sürtünen dişlerin mineleri zarar görür ve dişlerin boyları kısalır. Köklerinde basınçtan dolayı kistik oluşumlar olur. Dişi, çene kemiğine bağlayan bağlarda gevşemeler olur ve bu yüzden dişlerde sallanmalar başlar.

Diş eti dokuları da zarar görür. Dokunulduğunda kanar ve gitgide koyu renkli bir görünüm alırlar. Ayrıca çene eklemindeki kıkırdak dokudaki tahribat yüzünden eklem şikayetleri ortaya çıkar. Eklem şikayetlerini oluşturan sebeplerden biri de sürtünme ile kısalan diş boylarıdır. Diş boylarının kısalması belirgin hale gelince hastanın dış görünümünü de etkiler.

Dişlerini sadece kenetleyen, sürtmeyen kişiler de vardır. Böyle kişilerde ses olayı yoktur fakat yine dişler ve diş dokuları üzerinde oluşan rahatsızlıklar ortaya çıkar.

Diş gıcırdatma ve diş sıkma işlemi sadece gece değil, stresli durumlara göre gündüz içinde geçerlidir. Kişi, olayı gündüz yapıyorsa gece de mutlaka yapıyordur. Sabah kalkıldığında eklemlerde, çiğneme kaslarında, baş ve boyuna yayılan ağrı, yorgunluk, yutkunma güçlüğü, dişlerde ağrı veya hassasiyet olması bruksizmin etkileridir.

Çözümü, stresi ortadan kaldırmak veya dişleri korumaya almaktır. Dişlerin korunması için; ağza, kişiye özel yapılan, silikon esaslı maddeden yapılmış bir gece plağı takılması tavsiye edilir. Bu koruyucu sayesinde şikayetlerin azaldığı ve tamamen ortadan kalktığı gözlemlenmiştir.

*

Deprem Stresi

Deprem herkes için stres sayılan bir durumdur. Böyle bir durumda insanlar benzer duygu-düşünce ve davranış kalıplarında tepkiler verirler.

Sadece deprem değil kaza, yangın, savaş, sel, gibi büyük afetler ve hayatı tehdit eden olaylar, cinsel tacizler ağır stres durumlarıdır.

Olayın şiddetine, türüne, önceden hazırlıklı olup olunmamasına, olayın çıkış biçimine, bireyin kişilik yapısına bağlı olarak tepkiler değişir.

ÜÇ DÖNEM YAŞANIR

Birincisi ŞOK DÖNEMİ’dir. Mağdur olan kişi psikolojik şoktadır. Şaşkın sersemlemiş, dona kalmıştır. (Emotionel numbness). Amaçsızca dolaşır, yaralarının farkında değildir. Kendisine veya diğer kaza kurbanlarına yardımcı olma çabası göstermez. Yönelimi bozulur, zaman, yer, kişi kavramları şaşar, bellek kaybı, bilinç dişlenmesi olur. 17 Ağustos depreminde görüldüğü gibi bir şey yemeden, acıkmadan donakalmış insanlar herkesin hatırladığı görüntülerdendi. Bu nedenle yakınlarını kurtarma noktasında başarılı olamazlar. Şok tepkisi bedenin psikolojik savunma mekanizmasıdır. Kişi olaya yabancılaşarak psikolojik dağılmadan kurtulabilmektedir. Bu tablo 1-2 gün sürebilir.

Bazı bireylerde de panik ve çılgınca davranışlar yaşanır. Kişi birkaç dakika gecikmenin çok geç olabileceğine, kaçarsa kurtulabileceğine inanıldığında, ben merkezci eğilimlerin güçlü olduğu kişilik yapılarında tehlike ile ani karşılaşıldığında bu tür tepkiler rastlanır. Mamafih kendisini 2-3. kattan atıp kolu-bacağı kırılan veya ölen insanların psikolojisi böyledir.

İkinci Dönem: Pasifleşme dönemidir. Mağdur kişi telkine açık ve edilgen haldedir. Yardıma gelenlerin önerilerini dinler yapmaya çalışır fakat basit işleri bile yapamayacak yetersizlik ve becerisizliktedir. Kişi sanki çocukluğun pasif ve bağımlı yıllarına dönmüştür.

Üçüncü Dönem: Toparlanma dönemidir. Bu evrede kaygı düzeyi yüksektir, telaşlı ve heyecanlıdır. Olayı düşüncelerinde ve rüyalarında sık sık yaşar, irkilme tepkileri, uyarılma ufak bir tık sesi ile sıçramalar yaşanır. Uyku derinliği bozulur, uyanmakta güçlük çeker, kabuslu rüyalar görürler. Olayla ilgili dikkat artmış, başka konularla ilgili dikkat azalmıştır. (Travma sonrası stres bozukluğu) . Bu dönemlerde fısıltı gazetesi en yaygın iletişim haline gelir. Küçük söylentiler kulaktan kulağa hızla yayılır. Sürekli Depremi konuşur, kurtarma işleminin yetersizliğinden yakınır. Öfke ve düşmanlık duyguları besler, saldırgan ve yıkıcı davranışlar gösterebilirler. Kişi eğer ümidini tamamen yitirirse “Umut tükendiği anda işlenen suçlar” vardır ki bu sosyal barışı zedeler. Bu dönem sağlıklı bireylerde birkaç gün içinde geçer.

DEPREMDE UZAYAN RUHSAL BELİRTİLER

Sevdiklerini depremde yitiren kişilerde suçluluk duyguları ve kendini sorumlu tutma eğilimi ortaya çıkabilir. Matem tepkisi uzar ve depresyon belirtilerine dönüşür.

Patolojik Matemin Belirtileri:

Uykusuzluk, hayattan zevk almama, neşesizlik, ölenlerin hatıralarını sayıklayıp durma, kendini suçlama.( Bu belirtiler 2 aydan fazla sürdüyse mutlaka tedavi gerekir.) Umutsuzluk, özgüven ve benlik saygısının yitimi ve yaşama isteğinin azalması da varsa depresyon başlamış demektir.

Örtülü Depresyon belirtileri:

Deprem bölgesinde sağlık birimlerine acil başvuran hastalarda baş, mide, göğüs ağrıları, çarpıntılar, nefes darlığı, Kolit, astım, baş dönmesi belirtilerine çok sık rastlanır. Bu belirtiler psikosomatik belirtilerdir. Beynin stres salgıları salgılamasının organlarda yaptığı işlev bozukluğu ile ilgilidir. Kişinin ağrısı tedavi edilirken ruhsal durumu da gözden geçirilmelidir.

Ölümden dönen kişilerin duyguları:

Ölümün çok yakınından geçtikten sonra sağ kalmak, sonraki hayatta kalıcı bir tesir bırakır. Çeşitli uçak kazaları ve Hiroşima’da sağ kalanlar üzerinde yapılan araştırmalar ortak bazı belirtiler göstermektedir. Kişiler uzun bir süre psikolojik kapanma durumunda kalıyorlar. Duygusal küntlük veya gerçek duygularını bastırmak için olağan dışı tepkiler vermeler görülüyor. En çokta sağ kalmanın suçluluğu yaşanıyor. “Neden yaşıyorum, keşke ölseydim “, “Onların ölümünden ben sorumluyum” gibi patolojik savunmalar gözlenir.

Bazıları da sihirli bir yenilmezliğe sahip olduğunu düşünür, ölüme egemen olduğu türünde bir inanç geliştirir. Böyle yenilmezlik duygusu içinde ileri yaşantılarında ucuz kahramanlıklara, şövalyelik merakına kapılabilirler.

Bazıları “Neden ben değil de diğerleri öldüler bu haksızlık değil mi?” diyebilir. Hatta bir hasta “Doğaya çok kızıyorum artık bir çiçek bile dikmeyeceğim” der hale gelmişti.

Ölümle yüz yüze gelmek:

Beklenmeyen bir zamanda ölme korkusu, bazı insanlarda hayatın tadını çıkaramama, treni kaçırıyor olma endişesi geliştirir. “Her şey boşmuş, bundan sonra hayatımı gönlüme göre yaşayarak geçireceğim” diye aykırı bir yaşantıya yönelip, ben merkezci şekilde aile ve çocuklarını ihmal edebilir.Kendilerini eğlenceye ve içkiye verebilirler.

Bazılarında ölümü yakından hissetmiş olmak ve yaşın duygusu ile dindarlaşma süreci başlar. Ölümün kaçınılmaz acı bir gerçek olduğunun algılaması ve insanoğlunun çaresiz, güçsüz kalması sığınacak liman arama duygularını harekete geçirir. Allah’a sığınmak; korkan bir çocuğun annesinin kucağına sığınması gibi, büyük rahatlık verir. Yalnız olmadığını hisseder, “Bana yardım edebilecek sınırsız bir güç var.” diye teselli bulur.

Diğer bir tepki de, geçmiş yaşantısını gözden geçirir. İdeal doğrularla yaptıklarını karşılaştırır. “Aynı hataları tekrarlamamalıyım” diyerek öz eleştiri, kendini sorgulama becerileri geliştirir.

Diğer gelişen bir duygu da “Deprem zedeler açlık, sefalet içindeyken ben nasıl sıcak çayımı içebiliyorum?” diyerek yardımlaşma, başkalarını düşünme duygularının gelişmesidir. 17 Ağustos depremi sonrasında, bu duygu gelişimin örneklerini yoğun bir şekilde gördük.

Depremden önce ruhsal tedavi gören bazı hastalarda depremle birlikte düzelmeler oldu. Kendilerine bunu nasıl aşabildikleri sorulduğunda; “Yaşanan acıyı gördükten sonra benim acımın önemsizliğini anladım.” Cevabını almıştık.

Bir işadamı depremden sonra işçilerinin ücretlerini daha çok arttırdığını söyledi. Gerekçe olarak da; “Her şey boş ve geçici insanlara iyilik yapmak kalıcı ve güzel, az kazanayım ama kendime iyi insan dedirteyim.” Şeklinde cevap verdiler.

Klinik gözlemlerimiz sonucu deprem sonrası aylarda toplumda deprem konusunda yaygın bir kaygı yaşandığı ve bunun şiddetlenme eğiliminde olduğu şeklinde bir kanaate varmıştık. Hatta depremden aylar sonra bile, boynunda düdük, başında kask, evinin her tarafına sular ve bisküviler doldurmuş olarak yaşayan insanlar vardı. Geceleri “üzerimde dokuz kat var” düşüncesi ile yatan insanlar uzunca bir süre zor uyuyabildiler.

Bazı kişilerde “Her şey Allah’tan” diyerek hasarlı binalarda kalabiliyorlardı. Böyle yanlış kadercilik kendisini köprüden atıp “Allah beni korur” demek gibi; din, akıl ve bilim dışı bir anlayıştır.

Korkuya karşı tepkiler nelerdir.

Kendisini tehdit altında hisseden veya tehlikeye maruz kalan insanda oluşan duygu korkudur. Korku; hayatı korumak için insanda olması gereken bir duygudur. Ancak bazen insana derin acı veren bir his haline dönüşür. Korku karşısında gösterilen başlıca tepkiler şunlardır:

İçinde bulunduğu durumdan kaçarak uzaklaşma. Böylece uzaklaşarak acıyı giderebileceğine inanma.

Baş edebilme gücünü kendisinde buluyorsa, korkunun üzerine gitme. Bu tür gerginliği giderme çabasıdır. Engelleri ortadan kaldırmak için saldırganlık, karşı atılım, kızgınlık, öfke ve düşmanlık duyguları da bu çabadan doğar.

Baş edebilme gücünü kendisinde bulamayanlar, yetersizlik söz konusu olduğunda, ortaya çıkan ruhsal acıyı gidermek için, varolan duruma duygusal katılımı azaltmaya çabalar. İnkar eder, unutmaya çalışır, eğlence ve alkole yönelir. Yenilgi kabul etmiştirler.

Uzlaşma : Korku veren duruma, yaklaşım biçimi değiştirilir. Kişinin “Ego gücü” yerindeyse bir çıkış yolunu bulup, korkudan kazanımla çıkmaya çalışır.

Kendisini Deprem tehdidi altında hisseden bir insan, korkunun kaynağını iyi anlarsa çıkış yolu bulacaktır.

Doğaya hakim miyiz?

Bilim ve teknoloji geçmiş yüzyıllara göre günümüzün insanını çok daha güçlü yaptı. Uzaya gittik, nükleer enerjiyi geliştirdik.. Ancak depremler karşısında çaresiz ve güçsüzüz. Bırakın doğaya hakim olmayı midemizi, kalbimizi, bağırsağımızı bile kontrol ediyor değiliz. Mesela sindirim işleminde yalnızca çiğneme insanın kontrolünde. Geriye kalan %99’luk kısmı oluşturan diğer faaliyetler bizim hiçbir müdahalemiz olmadan gerçekleşiyor. Doğaya hakim olamadığımıza göre doğal afete verdiğimiz anlamı gözden geçirmemiz gerekmektedir.

İnançlı insanın doğal afete verdiği anlam onu rahatlatacaktır. “Bu Dünya gezegeninin bir idare edeni var,her türlü tedbirlerimizi aldıktan sonra onu tanıyıp ona güvenmeli ve ona sığınmalıyız.” Bu düşünce kalıbı ile insanoğlunun deprem üzerinde kontrol duygusu gelişebiliyor. Kontrol duygusu geliştiğinde kaygı düzeyi düşer ve insan rahatlar.

“Deprem Tabiat olayıdır, ilahi ceza dendiği için insanların ruh sağlığı bozuldu.”

Deprem tabiat olayıdır, ancak yerin altındaki başıboş, kör, sağır, şuursuz, akılsız enerjinin ve fayların keyfi davranışından söz etmek mümkün değildir. Yerin altındaki müthiş enerji eğer kontrolsüz bir enerjiyse, yer kabuğu üzerinde tek bir rahat adım bile atamayız.

Psikiyatri merkezlerine depremden sonra binlerce insan geldi. O kişileri etkileyen düşünce ve duygu, suçluluk değil, yani ilahi cezaya çarptırıldım düşüncesi değil, ölüm korkusunu yaşamaktı. Ölüm korkusunu dengeleyen, kişinin hayatı ve ölümü veren aşkın bir güce inanıp sığınmasıdır. İnanan insanlar, deprem korkusu karşısında daha dayanıklı olabiliyorlar.

Çocuğun ruh sağlığına ne gibi etkiler yapıyor?

Depremden sonra yaşanan korku ve kaygı, çocukları çok etkilemektedir. Parmak emme, altını ıslatma, kabus görme, yalnız yatamama, büyüklerin yanından ayrılmama, tutunma isteği, sık sık boyna sarılmak çok görülen davranışlardır. Diğer tarafta, okul başarısı etkilenebilir. Öfke nöbetleri, içe kapanmalar sıkça rastlanır. Sebebi bulunamayan mide bulantıları, karın ağrıları, baş dönmeleri, uyku bozuklukları, neşesizlik, durgunluk, olaydan 1-2 ay sonra bile görülebilir.

Neler yapalım ?

Çocuğa, özellikle 9 yaşın üzerindeki çocuğa tehlikeyi anlama konusunda yardımcı olmak gerekir. “Bir acı yaşanıyor, bu acıyı yaşayıp katlanacağız” mesajı vermek gerekiyor. Büyükler sabırlı, kararlı, cesaretli, yardımsever, şefkatli olurlarsa; çocukların ruh sağlığında kalıcı bozulmalar olmayacaktır. Çocuklarla daha fazla zaman geçirmek gerekiyor. Onlara sarılıp, dokunup yalnız olmadıkları duygusunu vermeliyiz. Çocukların duygularını, düşüncelerini ifade etmelerine fırsat vermeliyiz. Oyun oynasınlar, resim çizsinler, gün boyu yorulsunlar serbest bırakalım. Hayatın normale döndüğü duygusu çocukları rahatlatacaktır. Bu büyük olayın, çocuklarımızın erken olgunlaşmasına neden olduğunu söylemek gerekir.

Büyükler neler yapmalı ?

İnsanlar psikolojik olarak eskisi gibi sağlıklı hale getirmek için bazı şeylere dikkat etmelidir.

Hayatın zor bir döneminden geçiliyor. Toparlanmak için bir zamana ihtiyaç vardır.

Bu olayı düşünen herkes sizin hissettiklerinizi hissetti, acıları paylaşmak acıları azaltacaktır. Fakat acıyla yatıp acıyla kalkmak insanın beyin enerjisini tüketecektir. Şu kuralı unutmayın, “Çaresi varsa çaresine bakılacaktır, üzülmeye değmez. Çaresi yoksa üzülseniz de sonuç değişmeyecek daha fazla üzülmeye değmez."

Yorgunluk, açlık ve uykusuzluğun bedeninize çok zarar verdiğini unutmayanız.

Alkol ve uyuşturucu ilaçlardan uzak durunuz. İlgili hekimin verdiği uyuşturucu olmayan ilaçlar çok işe yarayacaktır.

Depremden kazanımlı çıkmak mümkündür. Özgüvenini kaybetmeyen insanları böyle hayat olayları geliştirmektedir. Tıpkı serçenin kaçma yeteneğinin, atmacanın saldırıları ile geliştiği gibi.

Bir hayat olayı yaşadık; sosyolojik, psikolojik sonuçları olacaktır. Kabullenip, isyan etmeyerek, dersler çıkararak, aklımızı başımıza alarak daha iyi insan olma yönünde özeleştiri yeteneğimizi geliştirerek, bu dönemden toplum olarak karlı çıkmamız mümkündür.

Devletin de yapacağı şeyler çok önemlidir. İnsanların kaybedilen güven duygusunun kazanılmasına yardım edici destek gerekir. Devletin hazırlıklı ve örgütlü olması panik, kaos ve dedikoduları önleyecektir. Bakım, tedavi ve rehabilitasyon faaliyetlerinde, devletin şefkatli bir hekim gibi davranması, insanlarımızın güven duygusunu ve yaralarının sarılacağı inancını pekiştirecektir

*

Depresyon
DÜNYA SAĞLIK TEŞKİLATI (WHO) depresyonu geleceğin en büyük sağlık sorunu olarak ilan etti, ABD'de iş gücü kaybına neden olan hastalıklar sıralamasında, kalp hastalıklarında sonra ikinci sırayı depresyon alır.

Dünyada her gün 1000'den fazla kişi intihar ediyor. İngiltere’de intihar edenler, trafik kazalarında ölenlerden daha fazla; ABD'de her yıl erişkin nüfusun %10'u depresyon geçiriyor. Her insanın hayatının bir noktasında depresyona girme ihtimali %20'dir. Şu anda Türkiye'de 3,5 milyon insan sözünü ettiğimi depresyon hastalığına tutulmuş durumda. Sağlık ocaklarına baş vuran hastaların %26'sının, depresyonda olduğu belirlenmiştir.

Depresyon zayıflık, acizlik değil, bir hastalıktır. Kendisine göre tedavi yöntemleri vardır. Asıl önemli olan depresyona giden yolu kesmektir.

Depresyon nedir?


Depresyonun tarifini, kendini ele veren, genel verilerinden yola çıkarak yapabiliriz. Bunları, maddeler halinde sıralayalım:

1. Hoşlandığınız şeylerde azalma ve ilgi kaybı.

2. Kendini üzgün, hüzünlü hissetme, keyfi yerinde olmama durumu.

3. Kiloda azalma ya da artışlar.

4. Uyku bozukluğu ya da aşırı uyku.

5. Sıkıntı, huzursuz olma, yerinde duramama, kararsızlık.

6. Kendini yetersiz, değersiz, suç işlemiş gibi hissetme.

7. Dikkat, düşünce konsantrasyonunda azalma.

8. Enerjide azalma, yaşlanıyor olma hissi, çalışma güç ve ve­riminde düşüşler.

9. Tekrarlayan ölüm düşünceleri.

10. Cinsel ilgide değişme.

Yukarıdaki belirtilerden 2-3 tanesine iki haftadır sahipseniz; depresyonun klinik ölçütlerine göre tedaviniz gerekmektedir.

Depresyon bir hastalıktır

insanın kendini değersiz ve yetersiz görmesi, kötü hissetmesi, zaman zaman herkes için geçerlidir. Bu bir suç ve zayıflık değildir. Bu duygular depresyona dönüşmüşse tedavi ve profesyonel bir yardımla büyük rahatlama elde edilebilir.

Bir örnek:


S. O., 45 yaşında bir bayan. Başarılı bir iş kadını. 25 yıldır gülemediğini, yaşamaktan zevk alamadığını, bunun için de evlenemediğini, işinin dışında hiçbir şeyin kendisini ilgilendirmediğini, tatilden bile bir tad almadan günlerinin geçtiğini söylüyor. Son yıllarda bağırsak şikayetleri artmış ve işe gitmekten de nefret eder hale gelmiş. Devamlı bir hâlsizlik ve yatma isteği hissediyor ve yaşamayı gerektirecek hiçbir sebep bulamıyor.

Hekime başvurdu. Gerekli testler yapıldı. Beyin biyoelektrik profili, stres seviyesi ölçüldü. Kendisinde depresyonun bütün bulguları vardı. Yani beyninde elem, keder, neşe sevinçle ilgili merkezlerin salgılan bozulmuştu. Gerekli ilaç tedavisine başlandı. Altı hafta sonra geldiğinde % 70-80 oranında bir iyileşme görülmekteydi. Kendisi "Hayattan zevk almaya başladım. Evimdeki taşların renklerini fark ettim. Gülebiliyorum. Bağırsak şikayetlerim de düzeldi. Şimdi geçen yıllarıma yanıyorum, aman böyle kalayım" diyordu.

Başka bir örnek:

Z. E., 48 yaşında. Başarılı bir işadamı. Çalışkan, titiz, şefkatli ama çok sinirli. Yakınları, her şeye kızmasına artık dayanamadıklarını söylemişler. En son bir alışveriş merkezinde, "tuvalet kağıdı acaba 6'lık mı yoksa 12'lik mi olsun" diye tartışıp eşiyle kavga çıkarmış.

Hekime başvurdu. Gerekli testler ve ölçümler yapıldı. Stres seviyesi yaş grubuna göre oldukça yüksekti. Muhtemelen beyninde öfkelilik, sinirlilik, şüphecilik, kıskançlık ile ilgili merkezlerin salgıları bozulmuştu. Gerekli tedavi plânlandı ve uygulandı.

1-2 ay sonra eşi ile birlikte geldiler. Eşi; "Doktor bey keşke bu tedaviye 25 yıl önce başlasaydık" eşim "artık sinirlenmiyor, evimize huzur geldi" diyordu.

Yukarıdaki iki örnekte görüldüğü gibi yaşam tarzı haline gelmiş bazı depresyonlar, insanın yaşam kalitesini büyük ölçüde etkilemektedirler. Profesyonel bir yardımla böyle uzun vakaların düzelmesi psikiyatri pratiğinde sık rastlanan gerçeklerdir. Ama asıl olan insanların depresyona girmesini önleyecek tedbirleri almaktır.

Y. Ö. 35 yaşlarında 3 çocuk sahibi bir ev hanımı. Tutucu bir aile ortamında büyümüş. Kendisini çocuklarına adamış. Duygularını ifade edemiyor. Geniş bir aile ortamında, kayınpeder, elti, görümce beraber yaşıyorlar. Eşi doktor, genellikle eve geç geliyor. Evde konuşma sohbet yok. Kendi ailesi ise şikayet dinlemek istemiyor, onu sorunları ile baş başa bırakıyorlar. İntihar etmeyi bile düşünüyor. Bir gün dinleyicilerin problemleri ile ilgilenen bir radyo programına telefon eder. Program sunucusu D.S. ile aralarında özel bir iletişim başlar. Y.Ö.'yü artık hayata bağlayan tek şey, bu konuşmalar oluyor. Kayınpeder telefon faturalarının birden bire yükselmesinden şüphelenip, iz sürer. Kısa bir süre sonra, gerçek anlaşılır. Olay patlak verdikten hemen sonra, genç kadın, annesinin evine gönderilir ve boşanma davası açılır.

Bu vakada gördüğümüz olay genç hanımın depresif durumda iken kişiliğine uymayan şeyler yapması. Karşı tarafın da onu hiç anlamaması. Olay bu noktaya gelmeden eşler birbirlerine biraz zaman ayırsalar böyle kişilik değişimi şeklinde depresyon yaşanmayacak, hatalar yapılmayacaktı.

Örtülü Depresyon


Depresyonda temel belirti "elem-keder" hissi yönünde kendini gösteren bir artıştır. Örtülü depresyonda ise neşesizlik, durgunluk, elem, bir şeyden zevk almama duygusu fazla etkilenmez. Depresyon bu sefer, beden ve organ dili ile ortaya çıkmaktadır.

Kronik, gezici ağrılar, yüz ağrıları, baş ağrıları, astım krizi, mide bağırsak bozuklukları, çarpıntılar, baş dönmeleri, tansiyon dengesizlikleri, bulantı ve kusmalar, alerjiler, romatizmalar, unutkanlık, öğrenme güçlükleri. Uyku, İştah, cinsel sorunlar, alkol-uyuşturucu madde kullanımları, saplantı, takıntılar, kişilik değişimleri hep depresyonun farklı biçimde tezahürü olabilir.

Böyle sorunlarda gerekli inceleme ve araştırmalardan sonra hekimler hastalığın sinirsel olabileceğini hastaya söylerler.

İnsanlar genellikle, "ben deli miyim" diye, itiraz ederler. Ancak insanın nasıl midesi, karaciğeri hasta oluyorsa, sinir sistemi de ruh yapısı da hasta olabilir. Genç yaşlarda görülen mide kanaması, kalp krizi, beyin kanaması vakaları, böyle yoğun streslerin yaşandığı ve organ dili ile ortaya çıktığı durumlarda olabilmektedir.

Bebeklerde depresyon

Bebekler kısa süreli anne yokluğunda bile depresyon belirtileri gösterirler. 6 ayın sonunda anne bebeğinden birdenbire ayrılırsa; bebekte dindirilemeyen ağlamalar başlar. Kısa bir süre için susar, yanma biri yaklaştığında tekrar ağlamaya başlar. Sustuğunda da, yüzünde yorgun ve üzgün bir ifade vardır. Çocuk, korku içindedir ve kendisini tehlikede hissetmektedir.

Eğer bu dönem uzun sürerse, bebeğin iştahı kesilir, zayıflar, fizik gelişmesi durur. Sık sık kusar ve ishal olur. Durgundur, küskündür, nadiren güler.

İkinci aydan sonra eğer anne dönmezse içe kapanma dönemi başlar. Duygular küntleşir. Çevresindekilerin yanına yaklaşmasına ilgisiz kalır. Anne üç ay içerisinde dönerse iyileşme başlar. Dönmezse veya anne yerine geçen teke tek, kararlı, tutarlı bir kişi yoksa, bu durum özellikle yuvalarda görülür ani ölümler olabilir.

Çocuk, parmak emme, sallanma gibi bedensel haz kaynaklarına döner. Yalancı zeka gerilikleri görülür. Beslenme ve bakım iyi olsa da, çocuk mutlu olmadığı için gelişen geri kalır. Beyin büyüme hormonunu yeterli salgılayamamaktadır.

Bebekte depresyon mu olurmuş? denilmemeli bir bebeği hayata bağlayan annedir. Onunla arasında ruhsal bir bağ vardır. Annenin kokusu bile çocuk için bir güven kaynağıdır. Çocuk anneye yakınken kendisini güvende hisseder. Şefkatli, yumuşak bir anne kadar çocuğu rahatlatan bir şey yoktur. Hatta çocuk annesinden korksa bile, yine onun kollarına atılma arzusu taşır.

Çocuk sevgi yatırımını anneye yapmıştır. Onu kaybettiği an kendisini tehlikede hissedecektir. İnsanoğlu büyüdükçe sevgi yatırımını diğer insanlara, eşyalara, mala, paraya yapar. Ancak bütün bu sevgiler geçicidir, kaybedilebilir, kaybedildiğinde de, depresyona girmek mümkündür.

Bebeklerde depresyon uzun sürerse, Otizm denilen bir çeşit çocukluk şizofrenisi ortaya çıkar. Göz teması kuramayan, saldırgan, kendini ısıran, konuşamayan, sürekli sallanan, duygusal olarak ayrı bir dünyada yaşayan çocuklar ortaya çıkar.

Bir çiçek susuz bırakılır iyi bakılmazsa nasıl bozulur ve yaşamazsa, İnsan yavrusu da sevgi ve ilgiden yoksun kalırsa çiçekler gibi solar ve gelişemez

*

Depresyon
DÜNYA SAĞLIK TEŞKİLATI (WHO) depresyonu geleceğin en büyük sağlık sorunu olarak ilan etti, ABD'de iş gücü kaybına neden olan hastalıklar sıralamasında, kalp hastalıklarında sonra ikinci sırayı depresyon alır.

Dünyada her gün 1000'den fazla kişi intihar ediyor. İngiltere’de intihar edenler, trafik kazalarında ölenlerden daha fazla; ABD'de her yıl erişkin nüfusun %10'u depresyon geçiriyor. Her insanın hayatının bir noktasında depresyona girme ihtimali %20'dir. Şu anda Türkiye'de 3,5 milyon insan sözünü ettiğimi depresyon hastalığına tutulmuş durumda. Sağlık ocaklarına baş vuran hastaların %26'sının, depresyonda olduğu belirlenmiştir.

Depresyon zayıflık, acizlik değil, bir hastalıktır. Kendisine göre tedavi yöntemleri vardır. Asıl önemli olan depresyona giden yolu kesmektir.

Depresyon nedir?


Depresyonun tarifini, kendini ele veren, genel verilerinden yola çıkarak yapabiliriz. Bunları, maddeler halinde sıralayalım:

1. Hoşlandığınız şeylerde azalma ve ilgi kaybı.

2. Kendini üzgün, hüzünlü hissetme, keyfi yerinde olmama durumu.

3. Kiloda azalma ya da artışlar.

4. Uyku bozukluğu ya da aşırı uyku.

5. Sıkıntı, huzursuz olma, yerinde duramama, kararsızlık.

6. Kendini yetersiz, değersiz, suç işlemiş gibi hissetme.

7. Dikkat, düşünce konsantrasyonunda azalma.

8. Enerjide azalma, yaşlanıyor olma hissi, çalışma güç ve ve­riminde düşüşler.

9. Tekrarlayan ölüm düşünceleri.

10. Cinsel ilgide değişme.

Yukarıdaki belirtilerden 2-3 tanesine iki haftadır sahipseniz; depresyonun klinik ölçütlerine göre tedaviniz gerekmektedir.

Depresyon bir hastalıktır

insanın kendini değersiz ve yetersiz görmesi, kötü hissetmesi, zaman zaman herkes için geçerlidir. Bu bir suç ve zayıflık değildir. Bu duygular depresyona dönüşmüşse tedavi ve profesyonel bir yardımla büyük rahatlama elde edilebilir.

Bir örnek:


S. O., 45 yaşında bir bayan. Başarılı bir iş kadını. 25 yıldır gülemediğini, yaşamaktan zevk alamadığını, bunun için de evlenemediğini, işinin dışında hiçbir şeyin kendisini ilgilendirmediğini, tatilden bile bir tad almadan günlerinin geçtiğini söylüyor. Son yıllarda bağırsak şikayetleri artmış ve işe gitmekten de nefret eder hale gelmiş. Devamlı bir hâlsizlik ve yatma isteği hissediyor ve yaşamayı gerektirecek hiçbir sebep bulamıyor.

Hekime başvurdu. Gerekli testler yapıldı. Beyin biyoelektrik profili, stres seviyesi ölçüldü. Kendisinde depresyonun bütün bulguları vardı. Yani beyninde elem, keder, neşe sevinçle ilgili merkezlerin salgılan bozulmuştu. Gerekli ilaç tedavisine başlandı. Altı hafta sonra geldiğinde % 70-80 oranında bir iyileşme görülmekteydi. Kendisi "Hayattan zevk almaya başladım. Evimdeki taşların renklerini fark ettim. Gülebiliyorum. Bağırsak şikayetlerim de düzeldi. Şimdi geçen yıllarıma yanıyorum, aman böyle kalayım" diyordu.

Başka bir örnek:

Z. E., 48 yaşında. Başarılı bir işadamı. Çalışkan, titiz, şefkatli ama çok sinirli. Yakınları, her şeye kızmasına artık dayanamadıklarını söylemişler. En son bir alışveriş merkezinde, "tuvalet kağıdı acaba 6'lık mı yoksa 12'lik mi olsun" diye tartışıp eşiyle kavga çıkarmış.

Hekime başvurdu. Gerekli testler ve ölçümler yapıldı. Stres seviyesi yaş grubuna göre oldukça yüksekti. Muhtemelen beyninde öfkelilik, sinirlilik, şüphecilik, kıskançlık ile ilgili merkezlerin salgıları bozulmuştu. Gerekli tedavi plânlandı ve uygulandı.

1-2 ay sonra eşi ile birlikte geldiler. Eşi; "Doktor bey keşke bu tedaviye 25 yıl önce başlasaydık" eşim "artık sinirlenmiyor, evimize huzur geldi" diyordu.

Yukarıdaki iki örnekte görüldüğü gibi yaşam tarzı haline gelmiş bazı depresyonlar, insanın yaşam kalitesini büyük ölçüde etkilemektedirler. Profesyonel bir yardımla böyle uzun vakaların düzelmesi psikiyatri pratiğinde sık rastlanan gerçeklerdir. Ama asıl olan insanların depresyona girmesini önleyecek tedbirleri almaktır.

Y. Ö. 35 yaşlarında 3 çocuk sahibi bir ev hanımı. Tutucu bir aile ortamında büyümüş. Kendisini çocuklarına adamış. Duygularını ifade edemiyor. Geniş bir aile ortamında, kayınpeder, elti, görümce beraber yaşıyorlar. Eşi doktor, genellikle eve geç geliyor. Evde konuşma sohbet yok. Kendi ailesi ise şikayet dinlemek istemiyor, onu sorunları ile baş başa bırakıyorlar. İntihar etmeyi bile düşünüyor. Bir gün dinleyicilerin problemleri ile ilgilenen bir radyo programına telefon eder. Program sunucusu D.S. ile aralarında özel bir iletişim başlar. Y.Ö.'yü artık hayata bağlayan tek şey, bu konuşmalar oluyor. Kayınpeder telefon faturalarının birden bire yükselmesinden şüphelenip, iz sürer. Kısa bir süre sonra, gerçek anlaşılır. Olay patlak verdikten hemen sonra, genç kadın, annesinin evine gönderilir ve boşanma davası açılır.

Bu vakada gördüğümüz olay genç hanımın depresif durumda iken kişiliğine uymayan şeyler yapması. Karşı tarafın da onu hiç anlamaması. Olay bu noktaya gelmeden eşler birbirlerine biraz zaman ayırsalar böyle kişilik değişimi şeklinde depresyon yaşanmayacak, hatalar yapılmayacaktı.

Örtülü Depresyon


Depresyonda temel belirti "elem-keder" hissi yönünde kendini gösteren bir artıştır. Örtülü depresyonda ise neşesizlik, durgunluk, elem, bir şeyden zevk almama duygusu fazla etkilenmez. Depresyon bu sefer, beden ve organ dili ile ortaya çıkmaktadır.

Kronik, gezici ağrılar, yüz ağrıları, baş ağrıları, astım krizi, mide bağırsak bozuklukları, çarpıntılar, baş dönmeleri, tansiyon dengesizlikleri, bulantı ve kusmalar, alerjiler, romatizmalar, unutkanlık, öğrenme güçlükleri. Uyku, İştah, cinsel sorunlar, alkol-uyuşturucu madde kullanımları, saplantı, takıntılar, kişilik değişimleri hep depresyonun farklı biçimde tezahürü olabilir.

Böyle sorunlarda gerekli inceleme ve araştırmalardan sonra hekimler hastalığın sinirsel olabileceğini hastaya söylerler.

İnsanlar genellikle, "ben deli miyim" diye, itiraz ederler. Ancak insanın nasıl midesi, karaciğeri hasta oluyorsa, sinir sistemi de ruh yapısı da hasta olabilir. Genç yaşlarda görülen mide kanaması, kalp krizi, beyin kanaması vakaları, böyle yoğun streslerin yaşandığı ve organ dili ile ortaya çıktığı durumlarda olabilmektedir.

Bebeklerde depresyon

Bebekler kısa süreli anne yokluğunda bile depresyon belirtileri gösterirler. 6 ayın sonunda anne bebeğinden birdenbire ayrılırsa; bebekte dindirilemeyen ağlamalar başlar. Kısa bir süre için susar, yanma biri yaklaştığında tekrar ağlamaya başlar. Sustuğunda da, yüzünde yorgun ve üzgün bir ifade vardır. Çocuk, korku içindedir ve kendisini tehlikede hissetmektedir.

Eğer bu dönem uzun sürerse, bebeğin iştahı kesilir, zayıflar, fizik gelişmesi durur. Sık sık kusar ve ishal olur. Durgundur, küskündür, nadiren güler.

İkinci aydan sonra eğer anne dönmezse içe kapanma dönemi başlar. Duygular küntleşir. Çevresindekilerin yanına yaklaşmasına ilgisiz kalır. Anne üç ay içerisinde dönerse iyileşme başlar. Dönmezse veya anne yerine geçen teke tek, kararlı, tutarlı bir kişi yoksa, bu durum özellikle yuvalarda görülür ani ölümler olabilir.

Çocuk, parmak emme, sallanma gibi bedensel haz kaynaklarına döner. Yalancı zeka gerilikleri görülür. Beslenme ve bakım iyi olsa da, çocuk mutlu olmadığı için gelişen geri kalır. Beyin büyüme hormonunu yeterli salgılayamamaktadır.

Bebekte depresyon mu olurmuş? denilmemeli bir bebeği hayata bağlayan annedir. Onunla arasında ruhsal bir bağ vardır. Annenin kokusu bile çocuk için bir güven kaynağıdır. Çocuk anneye yakınken kendisini güvende hisseder. Şefkatli, yumuşak bir anne kadar çocuğu rahatlatan bir şey yoktur. Hatta çocuk annesinden korksa bile, yine onun kollarına atılma arzusu taşır.

Çocuk sevgi yatırımını anneye yapmıştır. Onu kaybettiği an kendisini tehlikede hissedecektir. İnsanoğlu büyüdükçe sevgi yatırımını diğer insanlara, eşyalara, mala, paraya yapar. Ancak bütün bu sevgiler geçicidir, kaybedilebilir, kaybedildiğinde de, depresyona girmek mümkündür.

Bebeklerde depresyon uzun sürerse, Otizm denilen bir çeşit çocukluk şizofrenisi ortaya çıkar. Göz teması kuramayan, saldırgan, kendini ısıran, konuşamayan, sürekli sallanan, duygusal olarak ayrı bir dünyada yaşayan çocuklar ortaya çıkar.

Bir çiçek susuz bırakılır iyi bakılmazsa nasıl bozulur ve yaşamazsa, İnsan yavrusu da sevgi ve ilgiden yoksun kalırsa çiçekler gibi solar ve gelişemez

*

Ecstasy
Ecstasy, kimyasal adıyla MDMA (3, 4-metilendioksimetamfetamin), ağızdan alınan bir haptır. Haplar değişik şekil ve markalarda mevcuttur. Bazı durumlarda MDMA toz halinde satılmaktadır. Hap şeklindedir ama asla yasal kullanımı yoktur, dolayısıyla denetim altında değildir. Genel bir kullanıcının bir "doz" içerisinde hangi maddeleri bulunduğunu bilmesi bu sebeple imkansızdır.

BULUNABİLİRLİLİK & KULLANIM

Özellikle gece kulübü ve elektronik müzik organizasyonlarında popüler olan Ecstasy tabletleri bulunabilirliği mümkündür. Tipik bir doz olarak 100-125 mg dört ila altı saat etkisini gösterir.

ETKİLERİ

Kullananlar kendilerini açılmış, rahatlamış, güzel, korkusuz, toleranslı ve etrafındaki insanlara bağlı olarak tanımlarlar. Genellikle sosyal ortamlarda kullanılan Ecstasy duygusal (seksüel olması gerekmez) bir madde sayılır. Ecstasy alındıktan yaklaşık 45 dakika sonra kullanıcılar etkisine girerler. Bu madde sinir hücresine girdikten sonra serotoninin bol miktarda salınımına neden olur ve serotonin üreten enzimleri engeller. Ecstasyinin en önemli etkisi kişiyi aktive etmesi ve bilinç değişikliklerine neden olmasıdır. Bu etkiler alınan doza ve kişinin içinde bulunduğu ruhsal duruma doğrudan bağlıdır. Alındıktan 20 ile 60 dakika içinde etki göstermeye başlar. İlk bir saat içinde en güçlü etkiyi yapar. Dört ile altı saat içinde bu etki sonlanır. Ertesi gün içinde de kimi zaman hafif derecede etkileri gözlenebilir.

Ecstasy, beden ısısını ve kan basıncını artırır. Sıcak, havasız ortamlarda ve çok hareket sonrası beden ısısı ciddi boyutlara ulaşır. Ağızda kuruluk, dişlerde tatsız bir his algılanabilir.

Ecstasy, yönelim ve algı bozukluğu yaratır. Diğer insanlara karşı yakınlık hissi, kendini rahat hissetme, görsel algıda bozulmalara yol açmaktadır. Kişi kendini enerjik ve aldırmaz hisseder.

KULLANIM İŞARETLERİ

Ecstasy kullananların göz bebekleri genişler ve ışığa hassasiyet artar. Çeneyi sıkma ve diş gıcırdatma gözlemlenebilir efektlerdendir. Duyum artar ve kullanıcılar çoğu zaman bunu dans etme isteği, konuşma ve dokunarak ile gösterir. Kullanıcılar çoğu zaman abartılı şevkat hareketleri gösterebilir.

RİSK

Bazı kullanıcılar tecrübeden sonra 48 saate kadar kendilerini depresif hissettiklerini belirtmektedir. Uzun süreli kullanımda etkilere ulaşmak daha zorlaşabilir. Fiziksel olarak bağımlılık yaratmasa da, "yaşanılan sanalı" kovalama veya ulaşma ihtiyacı olabilir, bu da doz artımına ve daha sık kullanıma sebep verebilir. Kullanımdaki artışla beraber kullanıcılar sık sık kendilerini yorgun hisseder, çeneleri ağrır ve mutlulukları azalır. Depresyondan ve tükenmeden kaçınmak isteyenler hem dozda hem de kullanım sıklığında artırma geliştirirler.

Çok sayıda ters etkileme olduğu bildirilse de vücut ısısındaki tehlikeli derecede artış Ecstasy'nin bilinen yaygın tehlikelerinden biridir. Vücut ısısının artması sıcak ve genellikle havasız ortamlarda uzun süre dans etmekten, vücuttaki sıvı miktarının azalması gerçekleşir. Ölüm; aşırı dozdan görülmekle birlikte, genellikle vücut ısısının artması, su ihtiyacı yada diğer bir uyuşturucu madde ile karıştırma ile bağlantılıdır.

Ecstasyinin uzun zamanlı etkileri halen araştırma altındadır. Bazı araştırmacılar uzun süreli kullanımların kalıcı beyin hasarlarına yol açabileceği değerlendirilmektedir. Bazı çalışmalar Ecstasyinin vücuttaki seratonin ve dopamin seviyelerini etkilediğini göstermektedir fakat bunun uzun süreli etkilerinin ne olabileceği halen açık değildir. Ecstasy kalbin ritim bozukluğuna sebep olabilir ve hipertansiyon ve kalp hastalıklarının tetikleyicisi olabilmektedir.

ECSTASYİNİN sebep olduğu riskleri ortadan kaldırmanın en iyi yolu hiç kullanmamaktır

*

Fobiler
Fizik Tedavi Alm. Pysikalische Therapie (f), Fr. Thérapie (f) physique, İng. Physical therapy. Hastalıkların tedâvisinde fizik ajanların (ısı, hareket ışın, elektrik) kullanıldığı bir tıp dalı. Fizik tedâvi, vücudun motor (hareketle ilgili) fonksiyonlarını etkileyen hastalık veya ağrıların tedâvisini, hastaların rehabilitasyonunu (eski hâle getirilmesini) sağlayarak yapan bir uzmanlık dalıdır. Bu sebeple “fizik tedâvi-rehabilitasyon” bilim dalı olarak da adlandırılır. Fizik tedâvi hastaların daha rahat ve verimli bir hayâta dönmesini gâye edinir.

Esas îtibâriyle insan vücudu muhtelif enerji şekillerinin husûle geldiği muazzam bir yapıdır. Bu muazzam yapı içinde meydana gelen fizikî ve kimyevî olaylar, sıcaklık, mekanik hareket gibi neticeler sağlar. Organizmanın kendi içinde meydana gelen bu fizik enerji şekillerinin yanında dışarıdan da fizikî enerjilerin verilmesi ve enerji şekli ve dozuna göre vücutta çeşitli değişikliklerin meydana getirilmesi mümkündür.

Fizik tedâvi vâsıtalarının hemen hepsi, insan vücuduna cilt yoluyla tatbik edilen vâsıtalardır. Derimiz sâdece koruyucu değil, daha birçok vazifesi olan bir organımızdır. İç organların bir kısmı, hemen üzerlerindeki bir kısmı da daha uzak noktalardaki deriyle, sinirleri vâsıtasıyla sıkı bir temas ve münâsebet hâlindedir. Deriden yapılan tesirler ile iç organlarda ortaya çıkan olaylara “revülsiyon” denir. Genel olarak fizik tedâvi, deri ve derialtı dokusunda, damarlarda değişiklikler husûle getirip, metabolizmaya tesir etmek için kullanılır.

Târihin çok eski devirlerinden beri insanlar, fizikî ajanları, hastalıkların tedâvisinde kullanmışlardır. Başlangıçta güneş, tabiî sıcak su kaynakları, torpidobalığının elektrik deşarjları gibi tabiî fizik enerji kaynaklarını tedâvi vâsıtası olarak kullanan insanlar, teknik ilerledikçe yeni fizikî kaynakları hastaların istifâdesine sunmuşlardır. Sun’î fizik vâsıtalarının tedâvi sahasında kullanılmaya başlanmasındaki en mühim âmil, elektrik enerjisinin keşfi ve kullanılmaya başlanmasıdır. Elektriğin hastalıkların tedâvisinde kullanılmaya başlanılması ise 18. yüzyılda Benjamin Franklin tarafından gerçekleştirilmiştir.

Fizik tedâvi bir tıbbî servis olarak Birinci Dünyâ Savaşından sonra gelişti. Bu gelişmeye çocuk felci salgınları ve savaşların sonucunda ortaya çıkan sakatlanmış genç insan yığınları sebep oldu. Daha sonraları fizik tedâvi, kırık, yanık, verem, bel ağrıları, bayılmalar ve sinir harabiyetleri ile de ilgilendi. Fizik tedâvi, ortopedik cerrâhî ile de yakından ilgilidir. Bundan başka hemen her tıp dalında uzmanlaşmış hekimler tarafından fizik tedâvi hastalara sık olarak tavsiye edilmektedir.

Fizik tedâvinin amaçları şöylece özetlenebilir: Ağrının giderilmesi, kuvvet ve hareket gibi fonksiyonların yeniden sağlanması, zarûrî hareketleri yapabilmesi için hastaya gereken eğitimin verilmesi, vücudun çeşitli fonksiyonlarının ölçülmesi. Bu son konudaki testler: Kas kuvveti, eklem hareketlerinin derecesi, soluk alma kapasitesi, kalp fonksiyonlarının ölçülmesi gibi konuları ihtiva eder.

Tedâvi tipleri: Sık kullanılan metodlar şunlardır: Isı, masaj, hareket (egzersiz), elektrik akımı ve fonksiyonel eğitim.

Isı: Genellikle tedâvi edilen bölgede ağrıyı azaltıcı ve dolaşımı tenbih edici etkisi sebebiyle kullanılır. İnfrared lambaları, kısa dalgalı radyasyon veya diatermi akımları, sıcak nemli kompresler, sıcak su, erimiş haldeki parafin mumu veya ultrason (ses ötesi) dalgaları şeklinde uygulanır.

Masaj: Temelde dolaşıma yardımcı olmak, ağrıyı veya kas kasılmalarını (spazmı) azaltmak gâyesiyle uygulanır. Masaj daha çok eller vâsıtasıyla, bâzan da girdaplı su veya mekanik cihazlar vâsıtasıyla yapılır.

Egzersiz: En çok uygulanan tedâvi şeklidir. Bu yolla eklemdeki hareket miktarı arttırılır veya kasın uyumlu bir şekilde hastanın kontrolü altında kasılıp gevşemesi sağlanır. Hareket fizik tedâvi uzmanı tarafından yaptırılır. İyice eğitilen hastalar da düzenli olarak kendi başlarına belli eksersizleri yapabilirler. Pasif denilen başkasının yaptırdığı veya kendisi bir güç harcamadan yapılan hareketler eklemin hareket kâbiliyetini arttırmada yardımcı olabilirler. Bir kasın kuvvetlenmesi lüzum ettiğinde hastaların aktif hareketler yaparak kasları çalıştırmaları gerekmektedir. Çeşitli egzersiz cihazları mevcuttur. Egzersiz tedâvisi eklem hareketini kısıtlayan durumlarda, felçlerde, soluk alma bozukluklarında kullanılır.

Elektrik akımları: Sathî kaslara ciltten düşük akımlar uygulanarak kasılma sağlanabilir. Bu metod zayıflamış kasların alıştırılması ve sinirlerin sağlam olup olmadığını anlamada kullanılır.

Fonksiyonel eğitim: Bu yolla hastanın sakat hâline rağmen rahat ve güvenilir bir hayat sürmesi ve ihtiyaçlarını karşılayabilmesi sağlanır. Bu tip bir eğitim uzun zaman alır. Hastaya sâdece sakat kısımlarını değil, diğer uzuvlarını da kullanmasını gerektiren çeşitli meşguliyetler öğretilir.

*

Gece yeme hastalığı
Strese bağlı gece yeme hastalığı

kterize olan "gece yeme hastalığı"; aşırı strese karşı vücudun verdiği yanıt sonucu oluşur.
Araştırmalar göstermiştir ki gece oburlarındaki hormon salınımı, normal yemek yiyen insanlara göre (streslerinden dolayı) daha değişiktir. Özellikle bayan hastalar üzerinde yapılan araştırmalara

  • göre; bu kişilerdeki stres hormonu salınımı normal kişilerden daha fazladır.
    Bu kişiler tüm gün yediklerinin yarısından fazlasını akşam sekizden sonra yer ve gece en az bir kere yemek yemek için uyanır. ACTH (kortikotropin salgılatıcı hormon) vücudumuzun strese karşı bir yanıtı olarak salınan bir hormondur ve diğer stres hormonlarının salınımlarını tetikler. Gün boyunca çok yoğun bir şekilde stresliyseniz, stres bitince tepki gösterecek haliniz kalmaz. Çünki stres için artık salgılanacak hormonunuz kalmamış olur. Fakat gün içinde zaman zaman sıkıntılar yaşanıyorsa, stres unsuru kalktığı anda (eve gidip dinlenmeye başlayınca) vücut buna yanıt vermeye başlar. Aslında bu olay, Kortizol hormonunun salındığı böbrek üstü bezleri ile yeme merkezimizin bulunduğu hipotalamus arasındaki ilişkinin kontrolden çıkmasından dolayı meydana gelir. Bundan dolayıdır ki gece oburları, gecenin bir yarısında uyanıp gece boyunca yerler.

    Bu bulgular ışığında araştırmacılar biyolojik saati normale döndürecek bir tedavi şekli bulmak için uğraşmaktadır.
    Gece yeme hastalığı olan bireyler yatağa yatmadan önce "ne kadar ve ne yediklerini" mutlaka akıllarından geçirmelidirler. Gece yeme riskini en aza indirmek için, bu kişilere yatmadan yarım saat önce önce karbonhidrattan zengin besinler yemeleri, (doktorun önerisine göre) uyku hapı, antidepresan veya melatonin içeren ilaç içmeleri önerilmektedir.

  • Norveç Tromso Üniversitesi öğretim üyesi Dr Grethe S. Birketvedt ve ekibi

    Hazırlayan :
    Dr Şahi Kuray

    *
  • Huzursuz bacak sendromu
    Huzursuz bacak sendromu (RLS), bacaklarınızın otururkenya da uzanmışken aşırı rahatsızlık hissettiği bir hastalıktır. Hastalık genelliklekendinizi ayağa kalkmış ve etrafta geziniyormuş gibi hissetmenize neden olur. Bunu yaptığınız zaman rahatsız edici duygu da geçer.

    Huzursuz bacak sendromu, 12 milyon kadar Amerikalı�yı etkilemektedir. Hastalık her iki cinsiyeti de etkilemekte, her hangi bir yaşta başlayabilmekte ve yaşınız ilerledikçe kötüye gidebilmektedir. Huzursuz bacak sendromu, uykunuzu bölebilir � gün içinde uykulu olmanıza yol açar � ve seyahate çıkmayı zorlaştırır.

    Kendi kendinize uygulayabileceğiniz bir kaç basit bakım kuralı ve yaşam tarzı değişikliklerli sizin için faydalı olabilir. İlaçlar da huzursuz bacak sendromu olan çoğu kişiye ayrıca yardımcı olmaktadır.

    *

    İlaç Bağımlılığı
    Alm. Rauschgiftsucht (f), Fr. Toxicomanie (f), l’habitude des drogues, İng. Drug abuse, Drug addiction. Bir ilâca veya maddeye bağımlı olma ve almayınca eksikliğini hissetme durumu. İptilâ. Hemen bütün insanlar belli durumlar karşısında ilâç kullanma yolunu seçer. Baş ağrıdığında bir aspirin almak, sıkıntılı durumlar yaşandığında bilinen bir sâkinleştirici almak, hattâ iş yaparken uyku kaçırması için kahve içmek bunların en sık görülenleridir. İptilâ (addiction)ların üç karakteri vardır:

    1. Her şart altında ilâca devâm etmede önüne geçilmez bir arzu ve ihtiyâcın duyulması (compulsion).

    2. Devamlı olarak dozun arttırılması lüzumu.

    3. İlâcın tesirlerine karşı psikolojik veya fizyolojik bir ihtiyacın duyulması:

    a) Psikolojik ihtiyaç hâlinde şahıs, ilâcın eksikliğinde şiddetli sıkıntı ve huzursuzluk duyar, alınması ile bu iki belirti kaybolur.

    b) Fizyolojik ihtiyaç hâlinde ise ilâcın kesilmesi ile berâber ortaya kesilme (abstinence) belirtileri ile hastalık tablosu çıkar.

    Günümüzde kullanılan bu gibi maddelerin en çok rastlanılanları eroin, LSD, amfetamin grubu uyarıcılar ve esrardır. Olayın tehlikeli ve o derece de üzücü olan yanı kullananların büyük kısmını gençlerin teşkil etmesidir. Bir deneme merakı, grup baskısı, erişkin olmanın problemlerinden kaçma, kültürel ve âilevî problemler, kişilik bozuklukları, kompleksler, çevresel etki ve etkileşimler, ilâç alışkanlığını kolayca başlatabilmektedir. Bununla birlikte ilâç kullanma itiyadına sâdece gençler değil, yaşlılar da yakalanabilmektedir. Bu kişilerin kullanma sebebi genellikle yüzyüze geldikleri günlük problemlerden kaçma olmaktadır. Yaşlılar ilâç kullanma husûsunda gençler kadar cesur davranamamakta, sâkinleştirciler, uyku hapları ve alkole başvurmaktadır. Yaşlı olsun, genç olsun çağımızın insanını bu tip alışkanlığa iten en büyük sebep mânevî boşluktur.

    Alışkanlık yapan birçok ilâç arasında bir sınıflama yapılırsa bunlar beş gruba ayrılabilir:

    Uyarıcılar: Kişilerin zekâ ve fizikî olarak kendilerini rahat ve aktif hissetmelerini sağlarlar. Kokain ve amfetamin türevi ilâçlar bunlardandır.

    Sâkinleştiriciler (Sedatifler): Sinirlilik, sıkıntı gibi hâllerde kullanılırlar. Uykuyu arttıran bu maddelerin yüksek dozları komaya sebeb olabilir. Alışkanlıkları kuvvetlidir. Bunların en önemlileri, morfin, eroin, barbiturat tipi uyku ilâçları ve kuvvetli müsekkinlerdir.

    Halusinojenler: Kişide ruh durumuna ve hislere etki ederek duyma ve görmeyle ilgili çeşitli halusinasyonlara sebeb olurlar. En çok bilineni ve kullanılanı LSD (Lisergic asid dietilamide)dir.

    Esrar: Genellikle müsekkin etkisi yapan esrar halusinasyon (hayâl) görmeyi de artırır. Duyguların açığa vurulmasını da kolaylaştırır. (Bkz. Esrar)

    Çözücüler: Tutkal, kuru temizleme ilâçları ve boya incelticiler, hallusinasyonig sâkinleştirici maddelerin etkisini arttırdıklarından bu amaçla kullanılırlar.

    Çeşitli gruplara giren ilâçlar birarada kullanılabilir. Uyarıcılar LSD ile yapılan “gezinti”yi uzatmak veya sâkinleştiricilerin etkisini azaltmak için kullanılırlar. Müsekkinlerle alkolün birlikte alınması tehlikeli hatta öldürücü olabilmektedir.

    İlâç alma çeşitleri (yolları): Günümüzde özellikle batılı gençlerin çoğu, belli bir yaşa geldikten sonra kendilerini ilâç almaya itecek bir cemiyetin içinde bulmaktadır. O, moda olan, kolay bulunan ve harçlığının yeteceği bir ilâcı kullanmakta genellikle tereddüt etmez. İnanç bunalımı, grup baskısı, “piliç”, “bebek” veya “süt kuzusu” diye adlandırılma korkusu, âile baskısına karşı bir reaksiyon gösterme hissi onu ilâç almaya iter. Dînî eğitimden ve Allah korkusundan uzak yetişen günümüz gençleri bu boşluklarını doldurmak için bu tip alışkanlıkları bir “kaçış” yolu olarak seçmektedir. Dînimiz, alışkanlık yapan bütün uyuşturucu maddeleri kullanmayı yasaklamıştır. Bunlar ilâç olarak kullanılabilir.

    İlk denemeyi yapanda, hoş olmayan hisler ortaya çıkması mûtaddır. İlâcı alan hastalanabilir veya kullandıktan sonra uzun süre mahmurluğu üzerinden atamaz. Yaşlı olsun genç olsun çok kimse için ilâç, bir boşluk doldurma vâsıtasıdır. Esrar ve sâkinleştiriciler sıkıntıları hafifletmesi, uyarıcılar güven vermeleri, LSD can sıkıntısından uzak hayallere daldırması için tercih edilirler. İlk başta kullanılan maddelerin bu boşlukların doldurduğu, kişiye yeni bir sosyal hava kazandırdığı sanılır. Bu doğru değildir. Zaman ilerledikçe ilâç kullanma had safhalara varacak ve kişiyi sosyal izolasyona itecektir. Giderek dozlar artacak, kullanılan ilâç çeşidi çoğalacak ve fizikî bağımlılık (tutsaklık) gelişecektir. Fizikî bağımlılık, ilâcı almayınca kişinin normal vücut faâliyetlerini yapamaması ile görülen korkunç bir durumdur.

    İlâç alan kişi bir dozu kaçırınca veya ilâç bulamayıncaya kadar, ilâca bağlandığından (tutsak olduğundan) habersizdir. Beyin ve vücut fonksiyonları ilâç alınmayınca aksamaya başladıysa fizîkî tutsaklık başlamış demektir. Eroin, morfin, alkol tutsakları, bu maddeleri bulamayınca vücutları normal işleyişlerini yapamaz ve “abstinans” denilen eksiklik belirtileri ortaya çıkar. Eroin tutsakları gerekli dozu bulamayınca ölümle sonuçlanabilen ve “Cold Turkey” (soğuk hindi) denilen eksiklik belirtileri gelişir. Kişide sıkıntı, sinirlilik, gerginlik, huzursuzluk, sersemlik, uykusuzluk, ağır terleme, burun akıntısı, göz sulanması, pupillalarda (gözsiyahı) daralma, genel titreme, ishal, şiddetli karın ve kas ağrıları (kramplar), bulantı-kusma, iştahsızlık, üşüme, baş ağrısı, tüylerin dikenleşmesi, kalp-solunum hızlanması, tansiyon yükselmesi, şuur bozukluğu, hayal görmeler, intihar girişimleri, koma, ölüm görülebilir.

    İlâca karşı duyulan şiddetli arzu, boşlukta kalma korkusu ve hayâtın ilâcın verdiği duygular üzerine kurulması, müptelânın alışkanlıktan vazgeçilmesini son derece zorlaştırır. Müptelâlar bu hayâtını ancak hızla arttırılan ilâç dozlarıyla devâm ettirebilir. İlâç tutsakları yüksek fiyatla bu maddeleri satanlara muhtaçtır. Uyuşturucu maddeyi bulma arzu ve içgüdüsü kişiyi fuhşa, hırsızlığa hattâ soğukkanlılıkla adam öldürmeye iter. Son yıllarda ortaya çıkan en büyük tehlike müptelâların aynı zamanda satıcı olmalarıdır. Müptelâ, uyuşturucu maddeyi alabilmek için gereken parayı yine bu maddeyi satarak elde etmektedir. Satış için devamlı kendine kurbanlar seçen satıcılar, bu kurbanlarını daha çok, para temin etmesi kolay, zengin çocukları içinden seçmektedir.

    Bâzı maddelere karşı fizikî bağımlılık gelişmez ancak psikolojik bağımlılık gelişir. Yatıştırıcılar ve uyku ilâçları bu tür bağımlılık yaparlar. Uzun müddet bunları almaya devâm eden kişi, bırakınca normal işlerini yapamayacağından korkar. Nikotin (tütün) de bu tür bağımlılık (iptilâ) yapan bir uyarıcı maddedir.

    Kişinin uyuşturucu maddeye müptelâ olduğu nasıl anlaşılır? İnsanların doğru yoldan uzaklaştığı, yaratıcının ve O’nun peygamberlerinin emirlerine riâyetinin azaldığı günümüzde çocuklar, târifi imkânsız bir tehlike içinde bulunmaktadır. Dînimizin emirleri doğrultusunda yetişmeyen gençlerin, rahatlıkla uyuşturucu tuzağına düşebileceği acı bir gerçektir. Bütün insanlığın veya kendi çocuklarımızın böyle bir duruma düşmesi karşısında yapılacak şeyler önemlidir. Bu bakımdan erken anlamak ve teşhis etmek o kişiyi cemiyete tekrar kazandırmak açısından çok önemlidir.

    İlâç alışkanlığının ilk belirtisi davranışlarındaki müphem değişikliklerdir. Arkadaşları değiştirme, giyiniş, ilgi alanları, mîzaç, okuldaki başarının değişmesi bunu takib eder.

    İpucu olarak unutulmuş ilâç kutuları, kapsüller, yeşilimsi renge dönmüş tütün önemlidir. Gençte âniden başlayan bir bitki yetiştirme ilgisi hemen dikkati çekmelidir, çünkü o büyük ihtimalle “Cannabis sativa” denilen kenevir bitkisini yetiştirmeye çalışıyordur. Esrar bitkisi kendine has bir kokuya sâhiptir. Bir defâ duyulunca unutulmayan bu koku havalandırması az bir odanın perdelerine ve diğer eşyâlara sinmiş olabilir.

    Sağlık ve görünüşteki değişiklikler de önemli belirti ve ipuçlarıdır. Kuru öksürük, dudakların etrafında soyulmalar ve çok su içme esrar kullanma göstergesi olabilir. Esrar müptelâları kendilerini uykulu ve miskin hissederler. Bâzan gözleri kan çanağına döner ve yine bâzı zamanlarda aşırı iştah periyodlarına girerler. Müsekkin müptelâları ilgisiz, uyuşuk ve miskindirler. Aşırı dozlar uzun süren uyku ve hatta koma ile kendini belli ederler. LSD müptelâları kendilerine âit bir dünyâda yaşarlar. Dış dünyâya kapılarını kapatmışlardır. Şüpheci bir göz hayal (halusinasyon) gören birini rahatça fark edebilir. Eroin ve morfin bağımlıları gözbebeklerinin toplu iğne başı kadar küçülmeleri ile tanınabilirler. Dirsek içinde mor iğne zerk yerleri eroin müptelâlarında görülen en önemli belirtidir.

    Tedâvi ve kişiyi cemiyete kazandırma: Müptelâyı alışkanlığından vazgeçirmekten çok, alışmasını önlemek en mühim hâdisedir. Çocuğun ahlâkî gelişimi, dînin esaslarının öğretilmesi bu hususta en faydalı konulardır. İlâca başlayanda en önemli husus ise erken teşhistir. Bu safhada arkadaş değiştirme, sıkı tâkib, iş ve çevre değişimi ve özellikle tecrübeli bir psikoloğun tavsiyeleri faydalıdır. Vakit ve ilâç kullanma süresi uzadıkça tedâvî de o derece zorlaşır. Tedâvî bu konuda uzmanlaşmış şahıslarca yapılmalıdır.

    Bir maddenin âniden bırakılmasıyla birden çok şiddetli eksiklik belirtileri ortaya çıkar. Fizikî bağımlılık yapan alkol, eroin, morfin, kokain gibi maddelerde bu belirtiler tehlikeli hattâ öldürücü olabilir. Bir ilâcı hiçbir zaman doktor kontrolü olmaksızın bırakmaya çalışmamalıdır. Sâdece çok az hastada-ki bunlar çok kuvvetli irâdeye sâhiptir- bırakma teşebbüsü başarılı olur.

    Psikolojik iptilâ yapmış maddelerde kişi daha çok bir boşluğu doldurmak için ilâç kullanmaktadır. “Onsuz yapamam!” duygusu kişiyi tekrar ilâç kullanmaya döndürür. Sâdece kendine güven duygusu kazandırma, olaylara müsbet bakmasını sağlama çok hastada başarılı olmaktadır.

    Çocuk uyuşturucuya alıştıysa: İlk olarak çocuğun ilâç müptelâsı olduğu fark edildiği zaman yapılan fevri ve aceleci davranışlar faydadan çok zarar getirecektir. Hemen doktor ve polis çağırmak koma halleri dışında yararsız hatta daha zararlıdır.

    İlk yapılacak şey, çocuk (genç kız veya delikanlı) ile yakın ve sıcak bir dostluk ilişkisi kurmaya çalışmak olmalıdır. Samimî bir yakınlıktan sonra problemlerini, dostlarını, kendisini bunalıma iten sebepleri zaman geçtikçe tek tek anlatacaktır.

    Diğerlerine göre daha az zararlı bir ilâcı alan çocuğun üzerine gitmek onu kendince haklı çıkartır ve daha büyük iptilalara düşmesine sebeb olabilir.

    Daha sonra yapılacak şey bir doktora kendi isteğiyle gitmesini sağlamaktır. Bu konuda uzmanlaşmış bir kişinin fikirleri ve insanca yaklaşımı “genç hapçı”nın olaylara bakışını kolayca değiştirebilir. Daha ciddî vakâlarda ilk başta yapılacak hiçbirşey yokmuş gibi gözükür. Genç ilâç kullanmakta kararlı ve ısrarcıdır. Bu durumda bıkmadan, usanmadan dostça bir yaklaşımla gencin problemlerini anlamaya çalışmalıdır. İlâç bir hayat boşluğunu doldurmak için kullanılmaktadır. Gerçek dostlarla arkadaşlık yapmasını sağlama, iş, spor ve boş zamanı değerlendirme alışkanlıklarını değiştirme de faydalıdır.

    *

    İntihar
    İnsanlar değişik nedenlerle yaşamlarına son vermek isterler. İntihar önlenebilecek bir ölüm nedenidir. Bu kararın alınmasına neden olan etmenler çok değişiktir. Genelde birkaç neden bir arada bu eylemin ortaya çıkmasına yol açar. Kendisini öldüren insanların %90’ı depresyon hastasıdır. Depresyon ve diğer ruhsal hastalıklar yanında kötü yaşam olayları da intihar riskini artırmaktadır. İntiharın bireysel olduğu kadar toplumsal boyutu da vardır.

    İntiharlar, önemli sağlık sorunlarından birisidir. Tüm dünyada günde ortalama 1000 kişi intihar ederek yaşamına son vermektedir.Tüm dünyada 42 saniyede bir kişi yaşamına son vermek için intihar girişiminde bulunmakta, 17 dakikada bir de bir kişi intihar nedeniyle yaşamını yitirmektedir. İntihar sıklığı yaş gruplarına göre ve cinsiyete göre değişiklik göstermektedir. Özellikle gençlerde önemli bir sorundur. ABD’de yapılan araştırmada 15-24 yaş grubunda ölüm nedenleri arasında üçüncü sırayı intiharlar almaktadır.

    İntihar nedenleri çok çeşitlidir. Bazı durumlar intihar riskini artırmaktadır. Bunlar arasında:

  • Psikiyatrik hastalıklar
  • Sosyal nedenler
  • Psikolojik nedenler
  • Biyolojik yatkınlık
  • Genetik yatkınlık
  • Fiziksel hastalıklar sayılabilir.

    İntihar nedenleri genç ve yaşlılarda genelde daha farklıdır. Yapılan araştırmalarda 30 yaş altındaki intihar vakalarında en sık intihar nedeninin anti sosyal kişilik bozukluğu ve alkol-madde bağımlılığı olduğunu 30 yaş ve üzerindeki kişilerde ise depresyon gibi duygulanım bozukluklarının en sık neden olduğunu göstermektedir. İntihara yol açan önemli yaşam olayları ise 30 yaş altında boşanma, reddedilme, işten çıkarılma-işsizlik ve yasal sorunlar; 30 yaş üzerinde ise fiziksel hastalıklar olarak belirlenmiştir.

    1.Psikiyatrik nedenler:

    İntihara yol açan en önemli sorun depresyondur. Bu konuda yapılan değişik araştırmalarda intihar eden kişilerin %30-64 ünde depresyon tespit edilmiştir.İntihar sonucu ölenlerin %90 ında depresyon tespit edilmiştir. Depresyon hastalarının ise %15 i intihar girişimi sonucu yaşamını kaybetmektedir. Yapılan bir araştırmada intihar sonucu yaşamını kaybeden vakaların %63’ünün erkek, %37’sinin ise kadın olduğu tespit edilmiştir. Depresyonu olan erkeklerde intihar ve intihar sonucu yaşamını kaybetme oranı kadınlara göre daha yüksektir.

    Depresyon sonucu intihar eden ve ölen vakalar arasında depresyon ilaç tedavisi görenlerin oranı %3 dür. Yani bu hastaların çoğu doktora başvurmamakta ve tedavi görmemektedir.

    İntihara yol açan diğer psikiyatrik sorunlar şunlardır;

  • Şizofreni; intihar vakalarının %10’unda şizofreni görülmektedir
  • Alkol bağımlılığı
  • Madde bağımlılığı
  • Kişilik bozukluğu
  • Panik bozukluğu



    2.Sosyal nedenler:

    Toplumun sosyal yapısı ve toplumsal kaynaşma durumuna bağlı olarak intihar oranları ülkeden ülkeye farklılık göstermektedir. Aile bağları zayıf toplumsal etkileşimin az olduğu kişilerde intihar olasılığı artmaktadır (egoistik intihar). Sosyal ve ekonomik krizlerde ise toplum içinde intihar oranları yükselmektedir (anomik intihar). Örneğin her iki dünya savaşında da tüm Avrupa da intihar oranları diğer zamanlara göre çok artmıştır.

    Durkheim anomik intiharı şöyle tanımlamıştır: batı toplumlarında endüstriyel devrimi takiben toplum yapısında bazı değişiklikler olmuş, toplum içinde dini inançları ve aile bağlarını kuvvetli sağlayamayan kişilerde intihar riskinin arttığını gözlemiştir. Toplumsal bağları kuvvetli ve geleneklerine bağlı diğer toplumlarda ise çoğu zaman intiharlar kişisel olmaktan çok toplumsal bir kural olarak vardır. Örneğin Japonlarda gururun kırılması sonucu uygulanan hara-kiri gibi. Bu tür intiharlar “fedakarlık intiharı” olarak tanımlanır ve burada bireysel özelliklerden çok toplumsal kurallar intiharı getirir.

    Bir de toplu intiharlar vardır ki bunlar da ayrı araştırma konusudur. Örneğin bazı tarikatlarda tarikat inanışları nedeni ile toplu intiharlar görülebilmektedir.



    Egoistik intiharlar, düzenli toplumlarda topluma uyum sağlayamayan suçlular veya uyumsuz davranışları olan kişilerde görülür.

    Toplumsal olaylar göz önüne alındığında aynı koşullarda bir kişi intihar ederken diğer kişide neden intihar girişimi olmadığı açıklanamamaktadır.

    Adler’e göre ise sosyolojik nedenleri ve sonuçları olsa da intihar ancak bireysel olarak incelendiğinde anlaşılabilir. Her intihar bireyseldir, kendi içinde değerlendirilmelidir.

    İntihar nedenleri arasında depresyon ve şizofreni gibi ruhsal hastalıklar yüksek oranda görülmesine rağmen bu hastalarda intihar oranı sanıldığı kadar yüksek değildir. Bu yüksek risk grubundaki hastalarında kendi içlerinde yüksek risk taşıyanları vardır. Psikiyatristler muayeneleri sırasında bunu değerlendirebilir ve yüksek risk taşıyan hastaları belirleyebilir.

    Robert Litman’a göre intihar riski taşıyan kişilerde bu düşünceler zaman zaman yoğunlaşır. Bazen kısa sürede bu düşünceler kaybolur bazen ise bir süre devam eder. Ona göre bu düşünceleri taşıyan insanlar arasında da intihar oranı düşüktür. Bu grup içinde yüz hasta var ise birkaç yıl içinde intihar edenlerin sayısı 3-4dür. İntihar düşüncesi olan kişilerin bunu eyleme dökmesi için pek çok olumsuz koşul bir araya gelmelidir. Yine Litman’a göre umutsuzluk depresyondan daha fazla intihara neden olmaktadır.

    Yaş arttıkça intihar oranları da artmaktadır. Erkeklerde en sık 45 yaşlarında, kadınlarda ise 55 yaşlarında intihar görülmektedir. Kadınlar intihara daha fazla eğilim göstermektedir, buna karşın intihardan ölüm oranı erkeklerde daha fazladır. Evli kişilerde intihar oranı boşanmış kişilere göre daha azdır.

    Çalışmak kişiyi intihardan koruyan önemli bir özelliktir. İşsizlik sunucu kişilerin sosyoekonomik durumları bozulmakta, psikiyatrik sorunlar ortaya çıkmakta (özellikle anksiyete ve depresyon) ve stres veren durumlarla karşılaşma olasılığı artmaktadır. Bu nedenle işsiz kalan kişilerde intihar etme olasılığı artmaktadır.

    3.Psikolojik etkenler

    Kişisel yatkınlıkta intihar olasılığını artırmaktadır.

    4.Biyolojik yatkınlık

    Beyindeki serotonin maddesindeki azalma intihar olasılığını artırmaktadır.

    5.Ailesel yatkınlık

    Ailede intihar eden kan bağı olan bir yakının olması kişilerde intihar etme olasılığını artırmaktadır. Bazı ailelerde yüksek intihar oranları dikkati çekmektedir.



    6. Fiziksel Hastalıklar

    Kanser, sara, kalp hastalığı, bunama, AİDS gibi önemli hastalığa yakalanan kişilerde intihar olasılığı normal topluma göre daha fazladır.



    Tedavi:

    Sonuç olarak, intihar önemli toplumsal bir sorundur ve önlenebilecek bir ölüm nedenidir, yeter ki zamanında fark edilebilsin. İntiharların en sık nedeni depresyondur ve doğru tanı ve tedavi edilirse intihar riski azalır. Bu açıdan depresyonun tedavi edilmesi çok önemlidir. İntihar girişimi olan yaşlı hastalarla yapılan araştırmada bu hastaların %70’inin intihar girişiminde bulunmadan önce doktora başvurduğunu göstermektedir. Depresyon hastalarının büyük bir kısmı tedavi görmemekte ve ayakta kendi başlarına hastalığı atlatma çabasına girmektedir. Kimi komşunun önerdiği ilacı almakta, kimisi eczaneden uyku ilacı alarak idare etmekte, kimisi ise hiç ilaç almadan hastalığı yaşamaktadır. Depresyon hastalarını doktora yönlendirme ve doktora ulaşmasını sağlamak ailenin, arkadaşların ve yakınların görevidir.

    Aynı şekilde intihar mesajları veren kişileri uzmanlara yöneltmek, yakınların yapabileceği en büyük yardımdır. Bu yakını zor durumda bırakmak veya onun güvenine ihanet etmek olarak algılanmamalıdır. Uzun vadede bu yardımınızdan dolayı bu kişiler size minnettar olacaktır. İntihar riskini yok saymak, bunun konuşulmasını tabu olarak kabul etmek, intihar girişiminin gerçekleşmesine engel olmaz.

    İntihar girişiminde bulunup hayatta kalan kişilerin de en kısa zamanda değerlendirme ve tedavi planı çizilmesi açısından uzmana yönlendirilmesinde fayda vardır.

  • *

    İş stresi
    Çalışma saatleri, vardiya usulü çalışma, fiziksel tehlike varlığı, sorumluluk fazlalığı, işsizlik korkusu gibi bir çok neden insanları gerilim içinde tutar.

    İş ortamında sorunlar:

    Vardiya usulü çalışma, kan şekeri, vücut ısısı, metabolizma ve zihinsel verimliliği etkiler. İş motivasyonunu azaltır. Nöro-psikolojik ritim bozulması, ülser, şeker hastalığı, tansiyon gibi bir çok psikosomatik hastalığı alevlendirmektedir.

    Zaman baskısı, hata yapma korkusu, güvenliğin az olması stresi arttırır. Bazen aşırı güvenlik özellikle nükleer çalışma gibi riskli çalışmalar beyni daha çok yarar. Kulak koruyucusu taşınması insanda tecrit olma, tehdit altında olma duygularını harekete geçirir.

    Aşırı çalışma altındaki insanlarda acil ve beklenmedik durumlarda karar verme kapasiteleri azalabilmektedir.

    Kurum içindeki rol:

    Kişinin görevinin sınırlarının belirsizliği, fazla terfi etmiş olması veya yetersiz terfi içinde olması kaygı düzeyini yükseltir.

    Kısa zamanda çok para kazanmak ve daha yüksek bir sosyal konuma ulaşmak için yoğun rekabet bedel ödettirecektir. Bedeli kaybeden kadar kanan da öder. Bu bedelin adı “İş stresi”dir.

    Emeklilik stresi :

    Yapılan araştırmalar emeklilik sonrası iki yıl içerisinde ölüm olaylarının daha sık olduğunu göstermektedir. Özellikle iş doyumu olan insanlar emekli olduklarında psikolojik hazırlıkları yeterli değilse beden sağlıkları bozulmaktadır. Emekliliğin bunamayı, Alzheimer hastalığını tetikleyici olduğu da saptamalar arasındadır.

    Şuuru yerinde olan, eli tutan insanın emekli olsa da bir işle meşgul olması insanın psikolojik doğasına daha uygundur.

    İş stresinde ailenin rolü :

    Aile ortamındaki etkenler iş içindeki etkenlerde ayrı düşünülemez. Ailevi sorunlar, maddi güçlükler, kişiler arası ilişki sorunları, iş yerinde kendini güvende hissetmeme birer stres kaynağıdır.

    Özellikle aileden ve işletmeden gelen talebin çatışması bireyin kişiliği ile aşılabilir.

    Kocasına destek vermeyi görev olarak düşünen bir eş eşinin iş başarısını arttıracaktır.

    Aile yuvasında güvende, rahat olmak, iş dışında evi bir sığınak olarak görmek iş stresini azaltır.

    İyi bir eş altı çizilmemiş bir anlaşma ile evin iç sorumluluğunu alır. Bu kocasının başarısını arttırır.

    Eşlerin her ikisinin çalıştığı aile modelinde yeni sorunlar eklenmektedir. Özellikle Türk aile modelinde kadın hem iş hem ev sorumluluğunu beraber götürmektedir. Annelik, ev hanımlığı ve çalışma hayatı kadını daha çok yıpratmaktadır. ABD’de yapılan araştırmalar boşanan çiftlerde artışın nedenini yeni aile modeline bağlamaktadır. ABD’de de erkekler çalışan eşle evlenmeye bağlı rolünde değişimi göz ardı etmektedir. Yani evin iş sorumluluğunu kadından bekleme eğilimi fazladır. Bu da tartışma ve gerilim kaynağı olmaktadır.

    Eşlerin her ikisinin çalışmak zorunda olduğu çalışma modellerinde aile dışı yardım önem kazanır. Böyle bir yardım yoksa tarafların sorumlulukları paylaşmaları gerekir.

    İŞ İLİŞKİLERİ VE STRES

    Bir çalışma grubunda iyi ilişkilerin kurulması kişi sağlığı ve iş veriminde önde gelen bir etmendir.

    Üste saygı gösterilmemesi yani önemsenmeme, dostluk davranışı içinde olmama, sevgi sıcaklığının bulunmaması gerilim duygularına yol açar.

    Yöneticinin adil olmaması, yeteneklere katılımcılığa, teknik bilgi ve donanıma uygun davranım içinde olmaması, karar mekanizmasında kararlara daha çok kimseyi katmaması iç gerilimi artırır.

    İş yeri ortamında zor durumlarda destek görülmemesi, barışçıl olmayan yarışmacılık, rekabet kaygılarının paylaşılmaması stres kaynağı olmaktadır. Sıkıntı, depresyon, psikosomatik hastalıklar böyle durumlarda belirgin artmaktadır.

    Büyük ve ideal yöneticilerin insanların farklılıklarını korurken, aynı amaç etrafında benzer hareket şekliyle çalıştırmayı başarmasıdır. Tek tip insandan oluşmuş bir yönetimde yetenekler ortaya çıkamamaktadır.



    İş yerinde stres belirtileri :

    İş yerinde stresin uzun sürmesi bireylerin başarı durumunu etkiler. Başlıca belirtileri:

    Rekabete karşı koymayı becerememe.

    Kendine güvensizlik “Benim fikirlerim” budur diyememe.

    Karışık durumlarda başarısızlık, panik.

    İş yerindeki sorunlara aşırı duygusal tepki gösterme

    Başarılı olmayı başaramama.

    Karar verme sürecinde yetersiz kalma.

    Dayanışma eksikliği.

    Katılımcılığın azalması.

    İş kazalarının artması.

    İş performansının düşüklüğü.

    İşe devamsızlığın artması.

    Kalite kontrolünde hataların artması.

    Hatalara karşı vurdumduymaz davranma.

    Alkol sigara kullanım artması.

    Sağlık sorunlarının artması.

    Yorgunluk, sinirlilik, baş ağrıları sebepleri, zor kalkma, kolay ağlama, uyku düzeninin bozulması, yalnız kalma isteği, iştahsızlık, çarpıntılar, mide bağırsak hastalıkları, allerjiler, romatizmal ağrılar gibi psikosomatik belirtilerde artışın yaşanması.

    Prof. Dr. Nevzat Tarhan

    *

    Katalepsi
    En karakteristik olarak katatonik şizofrenide (bkz.) görülen bu durum, kas tonüsünde spesifik bir kasılma ve değişimdir. Yüz ifadesi donar ve vücut normal bir insan için zor veya imkansız olan hareketsiz bir biçim alır. Hastanın aldığı vücut biçimini değiştirmek için gösterilecek herhangi bir çaba sonucunda da hasta ya direnç gösterir (bkz. Negativizm) veya vücudunu başka bir biçime sokar (bkz. Fleksibilitas Serea).

    *

    Kleptomani
    (Patolojik Hırsızlık) bkz.Hırsızlık

    *

    Kokainomani
    Kokainomani Kokain tiryakiliğine verilen ad. Uyuşturucu madde düşkünlüğünün en yaygın ve en tehlikelilerindendir. Sinirler kısa bir sürede tatlı bir şekilde uyarılır; fakat sağlıkta önemli düzensizlikler meydana gelir. Uykusuzluk, kalp çarpıntısı, iştahsızlık, hezeyanlar (gerçeğe uymayan ve mantıklı düşünce ile değiştirilemeyen inanç), sayıklama, çıldırma, ahlak duygusunun kaybı önemli arızalardır. Kişi, devamlı olarak kokain almak ister. Kokainman hem kendine, hem de başkalarına karşı tehlikelidir. İntihar ve cinayet fikirlerini geliştirir.

    Tedavi görecek hasta, bir hastahanede doktor kontrolünde kokaini bırakır.Kesilmeden dolayı bir takım belirtiler görülünce hemen tedbir almalıdır. Kokainmanlar, kokain ihtiyaçlarını burundan toz halindeki kokain klorhidratı çekmek veya deri altına şırınga etmek suretiyle giderirler. Burun yolu ile kullananlarda, burun mukozasında ve ayırıcı duvarında zedelenme ve hatta delinmeler görülebilir. Kalp, akciğer, karaciğer üzerinde ciddi rahatsızlıklar yapar. Migren, bulantı, bayılmalar olabilir. Solunum merkezi bozukluğu ile ölüm olabilir.

    Amerika’da, doğuda “Crack”, batıda “Rock” adlı yeni kokain ise, ucuza mal edilen ve içinde eter ve aseton gibi son derece zararlı maddeler bulunan bir zehirdir. (Bkz. Koka Ağacı, İlaç Alışkanlığı)

    *

    Konversiyon Bozukluğu
    Somatoform bozukluklar, bedensel belirtilerle ortaya çıkan ruhsal bozukluklardır. Beyinle beden arasındaki ilişki açık değildir ve beyinde meydana gelen bazı sorunlar bedensel hastalıklar olarak ifade edilmektedir. Bu başlık altında beş grup hastalık tanımlanmaktadır:

    1. Konversiyon bozukluğu
    2. Somatizasyon bozukluğu
    3. Ağrı bozukluğu
    4. Hipokondriasis
    5. Beden dismorfik bozukluğu

    Bu yazı dizisinde sıra ile bu hastalıkları anlatmaya çalışacağım.
    Konversiyonun kelime anlamı döndürmedir.

    Konversiyon bozukluğu, altta yatan organik bir neden bulunmaksızın ortaya çıkan, bayılma, felç olma ve duyu kaybı gibi nörolojik belirtilerdir. Hastalar sorunlarının ruhsal olduğunun farkında değildir ve istemli olarak bu belirtileri kontrol edemezler, yani belirtiler bilinçli olarak ortaya çıkmaz. Konversiyon bozukluğu çok eski çağlardan beri bilinmektedir. Halk dilinde histeri olarak geçer. M.Ö. 400 yıllarında Mısırlılarda bu hastalığın belirtileri tanımlanmış ve nedeninin beden içinde dolaşan rahim olduğu ileri sürülmüştür. Konversiyon terimini ilk kullanan Freud’dur. Freud’a göre bilinç dışında bastırılmış ve rahatsızlık veren düşünceler döndürme mekanizmasını kullanmak suretiyle bu hastalığa neden olmaktadır. Bu hastalık kişinin ruhsal sıkıntısının beden diliyle ifade edilmesi olarak ta yorumlanabilir.

    Nedenleri nelerdir?

    Konversiyon tepkisinin neden ortaya çıktığı tam olarak bilinmemektedir. Bu konuda ortaya atılan teorilerden bazıları şunlardır: psikanalitik teoriye göre konversiyon bilinç dışı çatışmaların neden olduğu sıkıntı sonucu ortaya çıkar. Başka bir teoriye göre kişi çevresi ile sözel iletişim kuramadığı durumda sıkıntısını beden dili ile ifade eder. Ortaya çıkan belirtinin anlamı “ben ruhsal olarak çok sıkıntıdayım, çok acı çekiyorum, bunu görün ve bunu önemseyin” şeklinde yakınlarına uyarıda bulunmaktır. Bu anlamın yanında yakınlarına istediğini yaptırmak, kontrolü ele geçirmek amacını da güdüyor olabilir.

    Bazı bedensel hastalıklar sonucunda bu belirtiler ortaya çıkabilir. Yatkın olan kişilerde ağır bedensel hastalıkları takiben konversiyon veya somatizasyon belirtileri görülebilir. Anne, baba, büyükanne ve büyükbaba gibi yakınların ölmesi, anne ve babanın boşanması veya ayrılması gibi durumlarda kişilerde bir yakınının ölmesi gibi yas tepkisi ortaya çıkar bu yas tepkisi normal sürecini tamamlayıp çözülmediği zaman konversiyon bozukluğu ve diğer ruhsal bozuklukların görülme olasılığı artmaktadır.

    Bu belirtilerin ortaya çıkması ile hastalarda birincil ve ikincil kazanç elde edilmesi söz konusudur: birincil kazanç hastanın ruhsal sıkıntısından kurtulması, ikincil kazanç ise zor bir durumdan hastalığı sayesinde kurtulma veya hasta olduğu için bazı haklar elde etmesidir.

    Ortaya çıkan belirtilerin sembolik anlamları olabilir. Örneğin görmemesi gereken bir olaya tanık olan bir çocukta körlük veya işitmemesi gereken şeyleri işiten bir yetişkinde psikolojik sağırlık gelişebilir. Eski Türk filmlerinde sıkça gördüğümüz ani gelişen ve kendiliğinden iyileşen körlük ve sağırlıklar genelde bu türdür. Bu bozukluklarda ortaya çıkan belirtiler aile üyelerinde, yakın akraba ve komşularda görülen belirtileri taklit edebilir. Örneğin okul arkadaşında sara olan ve arkadaşının sara nöbetine tanık bir çocukta konversiyon bozukluğu olduğunda sara benzeri bayılmalar görülebilir. Annesinde psikolojik kökenli bayılma olan kız çocuklarında bayılma sıktır. Yine ailenin en küçük kız çocuğunda daha sık bu tür bayılmalar görülmektedir. Yapılan araştırmalarda bu hastaların yarısından fazlasında depresyon olduğu görülmüştür. Yine kişilik bozukluğuna sıklıkla rastlanmaktadır.

    Belirtiler nelerdir?

    Belirtiler genelde nörolojik hastalıkları taklit eder, nörolojide görülen bütün belirtiler psikolojik nedenlerle de ortaya çıkabilir. Belirtiler genelde şiddetlidir ve hastanın günlük işleri yapmasında sorunlar ortaya çıkarır. Belirtilerin uzun süre devam etmesi hastanın kol ve bacaklarında kaslarda erime ve yapışıklık gibi sorunlar ortaya çıkarabilir. En sık görülen belirtiler şunlardır:

  • Bayılma, sara benzeri nöbet geçirme: genelde kalabalığın olduğu yerlerde bayılma görülür. Hastalar tek başına iken bayılma pek olmaz. Bayıma sırasında kendini yaralama ve bilinç kaybı pek görülmez. Bayılma genelde uzun sürelidir. Hasta çevrede olanları duyduğunu ancak yanıt veremediğini, tüm bedenini felç olmuş gibi hissettiğini belirtir. Hastalar genelde ağlayarak kendine gelir. Kendine gelirken saldırgan davranışlarda bulunma saçını, yüzünü yolma gibi taşkınlık belirtileri görülebilir.
  • Bedenin herhangi bir yerinde uyuşma veya hiçbir şey hissedememe; genelde kol ve bacakta görülür. Nörolojik muayenende organik bir neden bulunamaz ve uyuşan bölge nörolojik kökenli duyu kayıplarından farklıdır.
  • Körlük: sıklıkla tek gözün görmemesi, iki gözde körlük, tek gözde tüp şeklinde görme bozukluğu olabilir. Göz muayenesi normaldir.
  • Konuşamama, hastalar kısık sesle konuşabilir. Konuşamamayı açıklayacak organik bir neden bulunamaz.
  • Bedenin herhangi bir yerinin hareketinde azalma veya tamamiyle felç olması (kol, bacak veya tüm bedenin felç olması olabilir): hasta bedenin herhangi bir yerinde kuvvet azlığından yakınır. Kuvvet azlığı veya kaybı genelde kol ve bacaklardadır. Nörolojik muayenede kuvvet azlığını açıklayacak bir bulguya rastlanmaz. Bazen felç bir koldan diğerine geçip yer değiştirebilir.
  • Bedenin herhangi bir yerinde titreme (tremor) veya istemsiz beden hareketleri görülebilir. Bu hareketlerin nörolojik kökenli hareket bozukluklarından ayrılması gerekir.
  • Duruş bozuklukları: hastalar ayakta duramaz ve yürüyemezler, özellikle izlendiklerini anladıklarında belirtilerde artma görülür. Bazen duruş ve yürüyüşün normale döndüğü sonra tekrar bozulduğu görülebilir.

    Hastalar genelde hastalıklarına karşı kayıtsızdır. Güzel aldırmazlık (la belle indiffence) hastalığın önemli belirtilerinden biridir. Hasta belirtilerinden bahsederken sanki başkasının hastalığından söz ediyormuş gibi kayıtsız kalmaktadır.

    Belirtiler genelde bedenin sol tarafındadır. Her türlü ruhsal rahatsızlığın beraberinde bu hastalık görülebilir, nadir de olsa şizofreni hastalarında da görülebilmektedir. Nörolojik tanının olması durumunda yine bu tanı konamaz. Altta yatan bedensel bir hastalık varsa bu belirtiyi açıklıyorsa konversiyon bozukluğu veya somatizasyon tanısı konamaz. Belirtilerin ruhsal sıkıntı ile ilgili olduğu gösterilmelidir. Alkol ve madde kullanımına bağlı ortaya çıkan belirtiler konversiyon bozukluğu olarak tanımlanamaz. Belirti sadece sürekli ağrı ise konversiyon bozukluğu olarak tanımlanamaz. Yine belirtinin bilinç dışı olması gerekir. Eğer belirti hastanın kendi istemi ile ve bilinçli olarak ortaya çıkıyorsa başka ruhsal hastalıktan söz edilir.

    Sıklığı nedir?

    Batı ülkelerinde nadir görülen bir hastalık olmasına rağmen yurdumuzda sık rastlanmaktadır.

    Toplumda ne sıklıkta olduğu tam olarak bilinmemektedir, ancak kadınlarda erkeklere oranla 2-3 kat fazla görülmektedir. Her yaşta görülebilir, çocuklarda da nadiren görülebilir, sıklıkla ergenlik ve gençlik döneminde ortaya çıkmaktadır. 10 yaşın altında ve 35 yaşın üstünde seyrek görülmektedir. Ancak araştırmalar 50-60 yaşları arasında hastalığın görülme oranının tekrar arttığını göstermektedir. Çocuklarda dayak ve cinsel taciz hastalığın görülme oranını artırmaktadır. Yine anne ve babasında ağır bedensel hastalık veya ağrı şikayeti olan çocuklarda hastalığın görülme oranı artmaktadır. Düşük sosyoekonomik seviyede, eğitim düzeyi düşük ve ekonomik durumu zayıf kişilerde daha sık rastlanmaktadır.

    Ayırıcı tanı için yapılması gereken tetkikler nelerdir?

    Tanı konabilmesi için ayrıntılı fiziksel muayene ve gerekirse kan tahlili, EEG, röntgen veya tomografi gibi ileri tetkiklerin yapılması şarttır. Bazı araştırmacılar hastalığın pekişmesini önlemek için ayrıntılı tetkik yapılmasını önermemektedir. İlk yapılması gereken ayrıntılı öykü almaktır. Belirtiye göre yapılması gereken tetkike karar verilir. Örneğin bayılma yakınması olan bir hastaya EEG çekilmesi ve kan tahlillerinin yapılması gerekir. Gözleri görmeyen bir hastada göz muayenesi, gerekirse bilgisayarlı tomografi veya MR gibi ileri tetkikler yapılabilir. Tanı konmadan önce belirtiye göre hastanın nöroloji uzmanı, göz uzmanı, KBB uzmanı gibi değişik uzmanlık alanları tarafından değerlendirilmesi şarttır. En son danışılması gereken yer psikiyatridir.

    Tedavi nasıl yapılır?

    Hastalar sıklıkla stres yaratan bir durumu takiben gelişen bayılma, dil tutulması gibi yakınmalarla acil servislere başvururlar. Bu yakınmalarla başvuran hastalarda belirtiler aksi ispat edilene kadar nörolojik bir hastalık olarak görülmelidir. Hastanın ayrıntılı öyküsü alınmalı, nörolojik ve fiziksel muayenesi yapılmalı gereken radyolojik ve biyokimya tetkikleri tamamlanmalıdır. Organik bir neden bulunmadığı taktirde ortaya çıkarıcı stresör öyküsü ile birleştirerek psikiyatri hekimine danışılmalıdır. Organik bir hastalık bulunmadığında psikiyatrik hastalık olduğu düşünülüyorsa tedavisi acil değildir. Acil serviste psikiyatrik tedavi bu hastalar için söz konusu değildir. Tedavi atağı takiben poliklinik şartlarında gerçekleştirilir. Bu hastalarda hastalığın pekişmesini önlemek amacıyla ailenin ve çevrenin dikkat etmesi gereken bazı noktalar vardır. Kişinin iradesi dışında gelişen bu hastalık hastaya bazı kazançlar getirmektedir. Hasta bu hastalık sayesinde yapması gereken bazı yükümlülüklerden kurtulabilmekte veya bazı haklar elde edebilmektedir. Bu tür kazançlar hastalığın pekişmesine, tekrarlamasına sebep olmaktadır. Bu da tedaviyi güçleştirmektedir. Yapılması gereken hastaya hastalığı nedeniyle bazı haklar tanımamak ve hastalık öncesi nasıl davranılıyorsa aynı tutumu devam ettirmektir. Stres sonrası bayılan ve bunun psikolojik kökenli bayılma olduğu doktor tarafından onaylanan bir hasta aile ortamında bayıldığında onu sakin bir odaya alıp yalnız bırakmak hastaya daha iyi gelecektir. Yurdumuzda bu tür hastalara soğan koklatılır, kolonya ile elleri ve yüzü ovulur, çevredeki herkes hastanın başına toplanır. Bu hastaya yardımcı olmak yerine stresini daha da artırmaktan başka işe yaramaz. Tedavinin kısa sürede başarıya ulaşması için ailenin doktorla işbirliği içinde olması şarttır.

    Değerlendirme sonrası ilaç tedavisi, psikoterapi önerilebilir. Bazı hastalarda belirtiyi yorumlamak ve ortadan kaldırmak amacıyla hipnoz denenebilir. Ancak altta yatan sorun düzeltilmediği sürece bir belirti hipnozla ortadan kalksa da yerini başka bir belirti alacaktır.

    Klinik seyir nedir?

    Bu belirtiler nedeni ile hastaların aile, iş ve sosyal yaşamlarında sorunlar ortaya çıkar ve performanslarında düşme görülür.

    Pek çok hastada belirtiler zamanla kendiliğinden kaybolur. Belirtilerin kolayca ortadan kalkabilmesi için öncelikle hastanın ikincil kazançlarının ortadan kaldırılması gerekir. Örneğin psikolojik kökenli bayılması olduğu için evde iş yaptırılmayan, her istediği yerine getirilen bir genç kızda belirtinin kolayca ortadan kaldırılması beklenemez. Bu hastalarda hastalığın kalıcı olmaması için hastalığın hastaya kazanç sağlamasını önlemek gerekir, bunun en iyi yolu da hastalık öncesi hastaya nasıl davranılıyorsa aynı şekilde devam etmektir. Tedavide ailenin doktorla işbirliği içinde olmasının tedavinin başarısı açısından büyük önemi vardır. Belirtilerin aniden ortaya çıktığı durumlarda, o dönemde kişi ağır stres altında ise ve belirtiler bu nedenle ortaya çıkmışsa, altta yatan başka psikiyatrik hastalık veya bedensel hastalık yok ise sonuç genelde iyidir. Hastaların %25 inde ise tedaviye rağmen belirtiler devam edebilir. Konversiyon hastalarının 1/3’ünde bayılma belirtilerinin yanında bedensel belirtiler de olur ve bu belirtiler somatizasyon bozukluğu olarak adlandırılır.

    Uzm.Dr.Sibel Mercantarafından hazırlanmıştır.
  • *

    Majör depresyon
    TIBBİ BİR HASTALIK

    Majör depresyon (klinik depresyon) tıpkı diğer hastalıklar gibi, örneğin kalp ya da mide ülseri gibi tıbbi bir hastalıktır ve özgül bir fizyolojik mekanizması vardır. Depresyonun umut verici yanı tedavi edilebilir olmasıdır. Fakat talihsiz yönü ise, depresyonda olan kişilerin çoğunun tıbbi yardım almayı düşünememeleri ve bunun sonucunda da büyük bir acı çekmeleridir.

    YAYGIN BİR HASTALIK

    Klinik depresyonu olan çoğu kişi kendini yalnız hisseder. Kendilerinin bu hastalıktan dolayı acı çeken tek kişi olduklarını sanırlar. Aslında klinik depresyon oldukça yaygın bir hastalıktır.

    Yapılan araştırmalar her 5 kadından 1’inin ve her 10 erkekten 1’inin yaşamı boyunca bir kez depresyon geçirdiğini göstermiştir.

    Klinik depresyon her yaş, ırk, milliyet ve meslekten kişiyi etkiler. Her öğrenim ve gelir düzeyindeki kişi de depresyondan etkilenebilir. Pek çok sağlıklı görünen ve üretken kişi de buna dahildir.

    KADINLARDA DEPRESYON

    Kadınlarda depresyonun görülme sıklığı erkeklerdekinin iki katıdır. Kadınlarda depresyonun daha sık görülmesinde, hormonal faktörler örneğin menstrüel siklus değişiklikleri, hamilelik, düşük yapma, doğum sonrası dönem, menopoz öncesi ve menopoz rol oynayabilir. Pek çok kadın ayrıca hem evde hem de işteki sorumluluklar, tek ebeveyn olma, çocukların ve yaşlanan ebeveynlerinin bakımı gibi ek stres faktörleriyle karşı karşıyadır.

    Kadınlar özellikle bir bebek dünyaya getirdikten sonraki dönemde depresyona duyarlıdır. Hormonal ve fiziksel değişiklikler, yeni bir canlının sorumluluklarıyla birleşince bazı kadınlarda doğum-sonrası depresyona yol açabilir. Geçici ‘’hüzün’’ yeni annelerde yaygın olmakla birlikte, klinik depresyon olağan bir durum değildir ve aktif müdahale gerektirir. Anne bir hekim tarafından izlenirken, ailenin de duygusal açıdan kendisine destek olması, kadının toparlanması ve kendine ve çocuğuna ilgi gösterebilmesi için çok önemlidir.

    ERKEKLERDE DEPRESYON

    Erkekler kadınlara göre daha az sıklıkta ‘depresyon’ nedeniyle tedavi için başvururlar. Depresyon erkeklerde tipik olarak umutsuzluk, çaresizlik olarak değil de, aşırı sinirlilik, öfke, kendine güvensizlik şeklinde kendini gösterir. Bu nedenle de teşhis edilmesi güç olabilir. Bir erkek depresyonda olduğunu fark etse bile, bir kadına göre yardım alma konusunda daha isteksiz davranır. Erkeklerin depresyonu çoğunlukla alkol ya da uyuşturucu madde kullanımı ile ya da sosyal açıdan daha kabul edilebilir olan aşırı yoğun çalışma temposu ile maskelenir. Oysa depresyona bağlı olarak kadınlarda intihar girişimi sıklığı daha yüksek olmakla birlikte, erkeklerde ölümle sonuçlanan intihar girişimi oranı kadınlardakinin dört katıdır. Depresyon ayrıca erkeklerde fiziksel sağlığı kadınlardan daha farklı biçimde etkiler. Yeni yapılan bir araştırma depresyonun kadın ve erkeklerin her ikisinde de kalp damar hastalığı riskini artırdığını, ancak yalnızca erkeklerde ölüm oranlarını artırdığını ortaya koymuştur.

    Erkeklerin depresyona girmeleri durumunda, tedavi için başvurma noktasında aile üyelerinin cesaretlendirmesi ve desteği çok önem kazanmaktadır.

    KLİNİK DEPRESYON BASİTÇE ‘’HÜZÜN’’ DEĞİLDİR

    Çoğu kişi depresyonu ‘’üzüntülü’’ ya da ‘’hüzünlü’’ olmakla eşdeğer görür. Depresyondaki çoğu kişi yoğun üzüntü duymakla beraber hastalık yalnızca üzüntü değildir. Gerçekte, çoğu kimsenin inandığının aksine üzüntü bir belirti olarak olabilir ya da olmayabilir. Depresyondaki çoğu kişi gerginlik, sinirlilik, çabuk öfkelenme, sabırsızlık öfke patlamaları yaşar.

    DEPRESYON CİDDİ BİR HASTALIKTIR

    Depresyon gündelik yaşamınızı bozar ve çok yoğun, gereksiz acı ve ızdıraba yol açar. Klinik depresyon duygularınızı, aile ve arkadaşlarınızla ilişkinizi, işinizi ve yaşama bakışınızı dramatik bir biçimde değiştirir. İhmal edilirse evliliği, arkadaşlıkları, mesleki kariyeri bozabilir. Tedavi edilmediği takdirde umutsuzluk ve hayatın yaşamaya değmediği duygusu uyandırabilir. Bazı hastalarda intihara dahi yol açabilir.

    DEPRESYON KİMYASAL BİR DENGESİZLİKLE İLİŞKİLİDİR

    Klinik depresyon tıbbi bir hastalıktır. Tıpkı diğer tıbbi hastalıklar gibi, örneğin yüksek tansiyon, mide ülseri gibi klinik depresyonun ortaya çıkışında da çeşitli faktörler rol oynayabilir. Bunlar genetik faktörler, yaşam olayları ve vücuttaki kimyasal değişikliklerdir. Klinik depresyon pek çok durumda beyindeki kimyasal bir düzensizlikle ilişkili görünmektedir. Beyinden diğer organ sistemlerine giden mesajlar (ör. kalp, akciğerler, mide) sinir hücreleri ile taşınır. Sinir yollarında bir sinir hücresinin diğer sinir hücresine ulaştığı yerde ince mikroskobik bir aralık vardır. Mesajlar yani sinir iletileri beyinde ve sinir yolları boyunca bu aralıktan kimyasal ileticiler tarafından taşınırlar. Diğer sinir hücresine ulaştıklarında yollarına devam ederler. Klinik depresyon adındaki tıbbi hastalıkta, bu aralığı geçen kimyasal ileticilerin etkinliği bozulmuştur. Örneğin bu aralığı daha az sayıda iletici geçebilmektedir ve bunlar kimyasal iletiyi diğer hücreye taşımada daha az etkindir. İşte bu bozulmanın klinik depresyonun çeşitli belirtilerinin ortaya çıkmasında rol oynadığı düşünülmektedir.

    Anımsanması gereken önemli nokta, klinik depresyonun özgül bir kimyasal bozulmayla ilişkili olan tıbbi bir hastalık olduğu ve tedavi edilebilir olduğudur.

    TANI ÖZGÜL BELİRTİ VE BULGULARA GÖRE KONUR

    Doktorunuz depresyon tanısını size belirli sorular sorarak ve davranışlarınızı gözlemleyerek koyar. Doktorunuz bu sorgulamayı hastalıkla ilgili olduğu bilinen birtakım belirti ve bulguları gösterip göstermediğinizi anlamak için yapar.

    Klinik depresyonu olan kişiler ya süreğen bir mutsuzluk, ya gündelik aktivitelerde ilgi kaybı ya da her ikisini birden yaşarlar.

    Belirtiler fiziksel örneğin uyku düzeninde değişme gibi olabilir. Depresif kişiler gece iyi uyuyamazlar ya da sabah çok erken saatte uyanabilirler ve yeniden uykuya dalamazlar. Bazı kişiler de aksine çok uyuyabilirler.

    Diğer bir fiziksel belirti de kilo kaybı ya da alımına yol açan iştah değişikliğidir. Hastalar yeterince dinlenmelerine karşın her zaman bitkin hissedebilirler. Fiziksel aktiviteleri de artmış ya da azalmış olabilir.

    Belirtiler zihinsel fonksiyonlarla da ilgili olabilir, örneğin konsantrasyon güçlüğü ya da karar vermekte güçlük gibi. Duygularda da sorunlar olabilir, örneğin kendini değersiz ya da suçlu hissetme, intihara yol açabilecek umutsuzluk gibi.

    Klinik depresyonla ilişkili olabilen başka belirtiler de vardır. Bazı depresif kişiler çoğu zaman gergin hissederler ya da gerginliklerini fiziksel belirtiler şeklinde yansıtabilirler, örneğin çarpıntı, terleme, titreme gibi. Bazıları da örneğin baş ağrısı, mide ağrısı, sırt ağrısı gibi süreğen ağrı hisseder.

    KLİNİK DEPRESYON BİR ZAYIFLIK GÖSTERGESİ YA DA CEZA DEĞİLDİR

    Ne yazık ki sağlık çalışanları dışında çoğu kişinin klinik depresyon hakkındaki bilgileri çok sınırlıdır. Bu sınırlılık hastalık hakkında pek çok mit ve yanlış anlamlandırmaların ortaya çıkmasına yol açmıştır.

    Aşağıda, duymuş olabileceğiniz bazı mitleri ve yanlış anlamlandırmaları düzeltmenize yardımcı olacak gerçeklere yer verilmiştir.

    Depresyonda olmak ‘’çıldırmış olduğunuz’’ anlamına gelmez.

    Depresyon kişisel ya da duygusal bir zayıflık göstergesi değildir.

    Depresyon yaşamlarını başarıyla sürdüren güçlü, sağlıklı insanlarda da görülebilir.

    Depresyon geçmişte yapmış olduğunuz bir yanlıştan dolayı verilmiş ceza değildir.

    Depresyon kendi gücünüzle, bekleyerek, uygun bir tıbbi tedavi almadan geçmez

    Depresyonu yalnızca stresi azaltarak, tatile çıkarak, beslenme şeklinizi değiştirerek, daha çok egzersiz yaparak ya da daha fazla vitamin alarak tedavi edemezsiniz.

    KLİNİK DEPRESYON TEDAVİ EDİLEBİLİR BİR TIBBİ HASTALIKTIR

    Her 5 depresyon hastasının 4 ten fazlası başarıyla tedavi edilebilmektedir. Tedavi başlıca antidepresan ilaç uygulamasından bazen de ek olarak psikoterapiden oluşur. Depresyon hastalarının tedaviye verdikleri olumlu yanıtın yüksek oranlarda oluşu pek çok araştırmayla gösterilmiştir.

    Klinik depresyona eşlik eden biyolojik değişiklikler olduğu için, genellikle tedaviye kimyasal dengesizliği düzeltmeye yönelik bir ilaçla başlamak en iyisidir. Bazı kişilere özellikle de ilaçla kısmen rahatladıktan sonra psikoterapi uygulanabilir. Çalışmalar klinik depresyonun tedavisinde antidepresan (AD) ilaç kullanımının en etkin yöntem olduğunu göstermiştir.

    ANTİDEPRESANLAR KLİNİK DEPRESYONU TEDAVİ EDER

    Antidepresan ilaçlar klinik depresyonla ilişkili kimyasal dengesizliği düzeltmek için uygun ilaçlardır. Antidepresanlar bunu beyin hücreleri arasındaki kimyasal ileticilerin hücreler arası mesafeyi geçişini kolaylaştırarak yapar. AD’ lar ‘’mutluluk hapı’’ değildir. Bilimsel araştırmalar ve klinik deneyimlerin de gösterdiği gibi bağımlılık yapmazlar. İyileşebilmek için AD kullanımıyla ilgili olarak doktorunuzun önerilerine uymanız gereklidir.

    ANTİDEPRESAN İLAÇLAR KADEMELİ OLARAK KENDİNİZİ İYİ HİSSETMENİZİ SAĞLAYACAKTIR

    AD ilaç tedavisi siz ve doktorunuz karar verdikten sonra en kısa sürede başlamalıdır. AD kullanmaya başladıktan sonra depresyon belirtileri birkaç hafta içinde ortadan kalkmaya başlayacaktır. Bu süre zarfında ilacınızı söylendiği şekilde kullanmaya devam etmeli ve ilacın işe yaramadığını düşünmemelisiniz. İyileşmeniz kademeli olarak gerçekleşecektir. Bazen siz henüz fark etmeden arkadaşlarınız ya da aileniz düzelmeyi fark edecektir.

    DOKTORUNUZ SÖYLEMEDEN ANTİDEPRESAN İLACINIZI KESMEYİNİZ

    Çoğu hastanın düzeldikten sonra da 6 ay – 1 yıl ya da daha uzun bir süre AD kullanması gerekmektedir. Tedavinin sonlanma kararını en iyi verecek kişi doktorunuzdur. Doktorunuzla konuşmadan ilaç almayı kesmemelisiniz. İlacın aniden ya da erken kesilmesi depresyonun yinelenmesine yol açabilir.

    HASTALIĞINIZIN SEYRİNİN İZLENEBİLMESİ İÇİN DOKTORUNUZLA GÖRÜŞMEYİ SÜRDÜRMELİSİNİZ

    İlaç kullandığınız dönemde doktorunuz durumunuzu izlemek ve gerektiğinde ilaçla ilgili değişiklik yapmak için düzenli olarak sizinle görüşmek isteyecektir. Diğer ilaçlarla olduğu gibi AD lar da bazı kişilerde yan etkilere yol açabilirler. Bu yan etkiler genellikle geçici ve tehlikesizdir. Siz yine de her yan etkiyi doktorunuza bildirmelisiniz.

    İyileştikten sonra eski belirtiler tekrar ortaya çıkarsa doktorunuzla temas kurmalısınız. Doktorunuz nelere dikkat etmeniz gerektiğini söyleyecektir. Klinik depresyon tıpkı ülser hastalığı gibi yineleyebilir. Yinelenmesi halinde de ilk seferinde olduğu gibi etkin bir şekilde tedavi edilebilir.

    KENDİNİZİ İYİ HİSSEDİNCEYE KADAR

    İlaçlar etkinliğini gösterene kadar klinik depresyonla birlikte yaşamak çok zor olabilir. Yorgunluk, üzüntü, aşırı sinirlilik, ve diğer belirtiler bu tıbbi hastalıktan kaynaklanmaktadır. Durumu göğüslemeye çalışın ve önceden yapabildiğiniz her şeyi şimdi yapamadığınız için kendinizi suçlamayın. Depresyon ortadan kalktıktan sonra tekrar eski performansınızı yakalayabileceksiniz.

    Sizi umutsuzluğa sürükleyen negatif düşüncelerin, bu tıbbi hastalığın belirtileri olduğunu ve tedavi etkisini göstermeye başladıktan sonra ortadan kalkacağını aklınızdan çıkarmamalısınız.Bu süre zarfında kendinizi daha iyi hissedinceye kadar işinizle ilgili değişiklik yapmak ya da birlikteliğinizi ya da evliliğinizi sonlandırmak gibi yaşamınızla ilgili önemli kararlar almaktan kaçının.

    Yalnız kalmak isteseniz bile, aileniz ya da arkadaşlarınızla birlikte hoşlandığınız birtakım aktivitelerin içinde olmak size iyi gelecektir. Eğer bu aktiviteler başlangıçta moralinizde belirgin bir farklılık yaratmazsa hayal kırıklığına kapılmayın.

    UMUDU ASLA YİTİRMEYİN

    AD lar klinik depresyonun belirtilerini yavaş yavaş ortadan kaldıracaktır. Tam olarak iyi hissetmeniz zaman alacaktır. Bazen en iyi yanıtı almak için ilaçlarda ayarlama yapmak ya da değişiklik yapmak gerekebilir. Fakat unutmamalısınız ki depresyon tedavi edilebilir, tıbbi bir hastalıktır ve yaşamdan kısa sürede yeniden zevk almaya başlayacaksınız.

    Bu tıbbi hastalıkla ve tedavisiyle ilgili aklınıza takılan her şeyi çekinmeden doktorunuza sorabilirsiniz. Doktorunuz klinik depresyon ve tedavisi konusunda en güvenilir bilgi kaynağınızdır.

    AİLE VE ARKADAŞLARA BİR NOT

    Depresyonu olan kişilerin yorgunluk, günlük aktivitelere ilgisizlik, üzüntü, ya da sinirli oluşunun tıbbi bir temeli olduğunu unutmayın. Onu ‘’kendisine yardım etmek istememekle’’ suçlamayın. Klinik depresyon yakınların yardımıyla silkinip atılamayacak tıbbi bir hastalıktır. Depresyonu olan bir kişi ilaç tedavisi etkisini göstermeye başladıktan sonra aşamalı olarak daha iyi hissetmeye başlayacaktır.

    Bu süre zarfında, antidepresan tedaviyle belirtiler yatışana dek, destekleyici ve anlayışlı bir tutumla hastaya yardımcı olabilirsiniz. Arkadaşınızı ya da yakınınızı bir zamanlar yapmaktan hoşlandığı rutin aktiviteleri ( örneğin yemeğe çıkmak, sinemaya gitmek, yürüyüş, spor gibi ) sizinle birlikte yapması için cesaretlendirin. Fakat hastanın bu aktivitelerden eskisi kadar zevk almayabileceği konusunda anlayışlı olmalısınız. Hastaya ayrıca doktoru ile randevularına düzenli gitmesi, herhangi bir sorunla karşılaştığında doktoru araması ve önerilen tedaviye tam olarak uyması konusunda da yardımcı olabilirsiniz.


    Prof. Dr. Nevzat TARHAN

    *

    Majör depresyon (ek)
    TIBBİ BİR HASTALIK
    Majör depresyon ( ‘’klinik depresyon’’ ) tıpkı diğer hastalıklar gibi, örneğin kalp ya da mide ülseri gibi tıbbi bir hastalıktır ve özgül bir fizyolojik mekanizması vardır. Depresyonun umut verici yanı tedavi edilebilir olmasıdır. Fakat talihsiz yönü ise, depresyonda olan kişilerin çoğunun tıbbi yardım almayı düşünememeleri ve bunun sonucunda da büyük bir acı çekmeleridir.

    YAYGIN BİR HASTALIK
    Klinik depresyonu olan çoğu kişi kendini yalnız hisseder. Kendilerinin bu hastalıktan dolayı acı çeken tek kişi olduklarını sanırlar. Aslında klinik depresyon oldukça yaygın bir hastalıktır.
    Yapılan araştırmalar her 5 kadından 1’inin ve her 10 erkekten 1’inin yaşamı boyunca bir kez depresyon geçirdiğini göstermiştir.
    Klinik depresyon her yaş, ırk, milliyet ve meslekten kişiyi etkiler. Her öğrenim ve gelir düzeyindeki kişi de depresyondan etkilenebilir. Pek çok sağlıklı görünen ve üretken kişi de buna dahildir.

    KADINLARDA DEPRESYON
    Kadınlarda depresyon görülme sıklığı erkeklerdekinin iki katıdır. Kadınlarda depresyonun daha sık görülmesinde, hormonal faktörler örneğin menstrüel siklus değişiklikleri, hamilelik, düşük yapma, doğum sonrası dönem, menopoz öncesi ve menopoz rol oynayabilir. Pek çok kadın ayrıca hem evde hem de işteki sorumluluklar, tek ebeveyn olma, çocukların ve yaşlanan ebeveynlerinin bakımı gibi ek stres faktörleriyle karşı karşıyadır.
    Kadınlar özellikle bir bebek dünyaya getirdikten sonraki dönemde depresyona duyarlıdır. Hormonal ve fiziksel değişiklikler, yeni bir canlının sorumluluklarıyla birleşince bazı kadınlarda doğum-sonrası depresyona yol açabilir. Geçici ‘’hüzün’’ yeni annelerde yaygın olmakla birlikte, klinik depresyon olağan bir durum değildir ve aktif müdahale gerektirir. Anne bir hekim tarafından izlenirken, ailenin de duygusal açıdan kendisine destek olması, kadının toparlanması ve kendine ve çocuğuna ilgi gösterebilmesi için çok önemlidir.

    ERKEKLERDE DEPRESYON
    Erkekler kadınlara göre daha az sıklıkta ‘depresyon’ nedeniyle tedavi için başvururlar. Depresyon erkeklerde tipik olarak umutsuzluk, çaresizlik olarak değil de, aşırı sinirlilik, öfke, kendine güvensizlik şeklinde kendini gösterir. Bu nedenle de teşhis edilmesi güç olabilir. Bir erkek depresyonda olduğunu fark etse bile, bir kadına göre yardım alma konusunda daha isteksiz davranır. Erkeklerin depresyonu çoğunlukla alkol ya da uyuşturucu madde kullanımı ile ya da sosyal açıdan daha kabul edilebilir olan aşırı yoğun çalışma temposu ile maskelenir. Oysa depresyona bağlı olarak kadınlarda intihar girişimi sıklığı daha yüksek olmakla birlikte, erkeklerde ölümle sonuçlanan intihar girişimi oranı kadınlardakinin dört katıdır. Depresyon ayrıca erkeklerde fiziksel sağlığı kadınlardan daha farklı biçimde etkiler. Yeni yapılan bir araştırma depresyonun kadın ve erkeklerin her ikisinde de kalp damar hastalığı riskini artırdığını, ancak yalnızca erkeklerde ölüm oranlarını artırdığını ortaya koymuştur.

    Erkeklerin depresyona girmeleri durumunda, tedavi için başvurma noktasında aile üyelerinin cesaretlendirmesi ve desteği çok önem kazanmaktadır.

    KLİNİK DEPRESYON BASİTÇE ‘’HÜZÜN’’ DEĞİLDİR
    Çoğu kişi depresyonu ‘’üzüntülü’’ ya da ‘’hüzünlü’’ olmakla eşdeğer görür. Depresyondaki çoğu kişi yoğun üzüntü duymakla beraber hastalık yalnızca üzüntü değildir. Gerçekte, çoğu kimsenin inandığının aksine üzüntü bir belirti olarak olabilir ya da olmayabilir. Depresyondaki çoğu kişi gerginlik, sinirlilik, çabuk öfkelenme, sabırsızlık öfke patlamaları yaşar.

    DEPRESYON CİDDİ BİR HASTALIKTIR
    Depresyon gündelik yaşamınızı bozar ve çok yoğun, gereksiz acı ve ızdıraba yol açar. Klinik depresyon duygularınızı, aile ve arkadaşlarınızla ilişkinizi, işinizi ve yaşama bakışınızı dramatik bir biçimde değiştirir. İhmal edilirse evliliği, arkadaşlıkları, mesleki kariyeri bozabilir. Tedavi edilmediği takdirde umutsuzluk ve hayatın yaşamaya değmediği duygusu uyandırabilir. Bazı hastalarda intihara dahi yol açabilir.

    DEPRESYON KİMYASAL BİR DENGESİZLİKLE İLİŞKİLİDİR
    Klinik depresyon tıbbi bir hastalıktır. Tıpkı diğer tıbbi hastalıklar gibi, örneğin yüksek tansiyon, mide ülseri gibi klinik depresyonun ortaya çıkışında da çeşitli faktörler rol oynayabilir. Bunlar genetik faktörler, yaşam olayları ve vücuttaki kimyasal değişikliklerdir. Klinik depresyon pek çok durumda beyindeki kimyasal bir düzensizlikle ilişkili görünmektedir. Beyinden diğer organ sistemlerine giden mesajlar (ör. kalp, akciğerler, mide) sinir hücreleri ile taşınır. Sinir yollarında bir sinir hücresinin diğer sinir hücresine ulaştığı yerde ince mikroskobik bir aralık vardır. Mesajlar yani sinir iletileri beyinde ve sinir yolları boyunca bu aralıktan kimyasal ileticiler tarafından taşınırlar. Diğer sinir hücresine ulaştıklarında yollarına devam ederler. Klinik depresyon adındaki tıbbi hastalıkta, bu aralığı geçen kimyasal ileticilerin etkinliği bozulmuştur. Örneğin bu aralığı daha az sayıda iletici geçebilmektedir ve bunlar kimyasal iletiyi diğer hücreye taşımada daha az etkindir. İşte bu bozulmanın klinik depresyonun çeşitli belirtilerinin ortaya çıkmasında rol oynadığı düşünülmektedir.
    Anımsanması gereken önemli nokta, klinik depresyonun özgül bir kimyasal bozulmayla ilişkili olan tıbbi bir hastalık olduğu ve tedavi edilebilir olduğudur.

    TANI ÖZGÜL BELİRTİ VE BULGULARA GÖRE KONUR
    Doktorunuz depresyon tanısını size belirli sorular sorarak ve davranışlarınızı gözlemleyerek koyar. Doktorunuz bu sorgulamayı hastalıkla ilgili olduğu bilinen birtakım belirti ve bulguları gösterip göstermediğinizi anlamak için yapar.
    Klinik depresyonu olan kişiler ya süreğen bir mutsuzluk, ya gündelik aktivitelerde ilgi kaybı ya da her ikisini birden yaşarlar.
    Belirtiler fiziksel örneğin uyku düzeninde değişme gibi olabilir. Depresif kişiler gece iyi uyuyamazlar ya da sabah çok erken saatte uyanabilirler ve yeniden uykuya dalamazlar. Bazı kişiler de aksine çok uyuyabilirler.
    Diğer bir fiziksel belirti de kilo kaybı ya da alımına yol açan iştah değişikliğidir. Hastalar yeterince dinlenmelerine karşın her zaman bitkin hissedebilirler. Fiziksel aktiviteleri de artmış ya da azalmış olabilir.
    Belirtiler zihinsel fonksiyonlarla da ilgili olabilir, örneğin konsantrasyon güçlüğü ya da karar vermekte güçlük gibi. Duygularda da sorunlar olabilir, örneğin kendini değersiz ya da suçlu hissetme, intihara yol açabilecek umutsuzluk gibi.

    Klinik depresyonla ilişkili olabilen başka belirtiler de vardır. Bazı depresif kişiler çoğu zaman gergin hissederler ya da gerginliklerini fiziksel belirtiler şeklinde yansıtabilirler, örneğin çarpıntı, terleme, titreme gibi. Bazıları da örneğin baş ağrısı, mide ağrısı, sırt ağrısı gibi süreğen ağrı hisseder.
    KLİNİK DEPRESYON BİR ZAYIFLIK GÖSTERGESİ YA DA CEZA DEĞİLDİR
    Ne yazık ki sağlık çalışanları dışında çoğu kişinin klinik depresyon hakkındaki bilgileri çok sınırlıdır. Bu sınırlılık hastalık hakkında pek çok mit ve yanlış anlamlandırmaların ortaya çıkmasına yol açmıştır.

    Aşağıda, duymuş olabileceğiniz bazı mitleri ve yanlış anlamlandırmaları düzeltmenize yardımcı olacak gerçeklere yer verilmiştir.
    Depresyonda olmak ‘’çıldırmış olduğunuz’’ anlamına gelmez.
    Depresyon kişisel ya da duygusal bir zayıflık göstergesi değildir.
    Depresyon yaşamlarını başarıyla sürdüren güçlü, sağlıklı insanlarda da görülebilir.
    Depresyon geçmişte yapmış olduğunuz bir yanlıştan dolayı verilmiş ceza değildir.
    Depresyon kendi gücünüzle, bekleyerek, uygun bir tıbbi tedavi almadan geçmez
    Depresyonu yalnızca stresi azaltarak, tatile çıkarak, beslenme şeklinizi değiştirerek, daha çok egzersiz yaparak ya da daha fazla vitamin alarak tedavi edemezsiniz.

    KLİNİK DEPRESYON TEDAVİ EDİLEBİLİR BİR TIBBİ HASTALIKTIR
    Her 5 depresyon hastasının 4 ten fazlası başarıyla tedavi edilebilmektedir. Tedavi başlıca antidepresan ilaç uygulamasından bazen de ek olarak psikoterapiden oluşur. Depresyon hastalarının tedaviye verdikleri olumlu yanıtın yüksek oranlarda oluşu pek çok araştırmayla gösterilmiştir.
    Klinik depresyona eşlik eden biyolojik değişiklikler olduğu için, genellikle tedaviye kimyasal dengesizliği düzeltmeye yönelik bir ilaçla başlamak en iyisidir. Bazı kişilere özellikle de ilaçla kısmen rahatladıktan sonra psikoterapi uygulanabilir. Çalışmalar klinik depresyonun tedavisinde antidepresan (AD) ilaç kullanımının en etkin yöntem olduğunu göstermiştir.

    ANTİDEPRESANLAR KLİNİK DEPRESYONU TEDAVİ EDER
    Antidepresan ilaçlar klinik depresyonla ilişkili kimyasal dengesizliği düzeltmek için uygun ilaçlardır. Antidepresanlar bunu beyin hücreleri arasındaki kimyasal ileticilerin hücreler arası mesafeyi geçişini kolaylaştırarak yapar. AD’ lar ‘’mutluluk hapı’’ değildir. Bilimsel araştırmalar ve klinik deneyimlerin de gösterdiği gibi bağımlılık yapmazlar. İyileşebilmek için AD kullanımıyla ilgili olarak doktorunuzun önerilerine uymanız gereklidir.

    ANTİDEPRESAN İLAÇLAR KADEMELİ OLARAK KENDİNİZİ İYİ HİSSETMENİZİ SAĞLAYACAKTIR
    AD ilaç tedavisi siz ve doktorunuz karar verdikten sonra en kısa sürede başlamalıdır. AD kullanmaya başladıktan sonra depresyon belirtileri birkaç hafta içinde ortadan kalkmaya başlayacaktır. Bu süre zarfında ilacınızı söylendiği şekilde kullanmaya devam etmeli ve ilacın işe yaramadığını düşünmemelisiniz. İyileşmeniz kademeli olarak gerçekleşecektir,. Bazen siz henüz fark etmeden arkadaşlarınız ya da aileniz düzelmeyi fark edecektir.

    DOKTORUNUZ SÖYLEMEDEN ANTİDEPRESAN İLACINIZI KESMEYİNİZ
    Çoğu hastanın düzeldikten sonra da 6 ay – 1 yıl ya da daha uzun bir süre AD kullanması gerekmektedir. Tedavinin sonlanma kararını en iyi verecek kişi doktorunuzdur. Doktorunuzla konuşmadan ilaç almayı kesmemelisiniz. İlacın aniden ya da erken kesilmesi depresyonun yinelenmesine yol açabilir.

    HASTALIĞINIZIN SEYRİNİN İZLENEBİLMESİ İÇİN DOKTORUNUZLA GÖRÜŞMEYİ SÜRDÜRMELİSİNİZ
    İlaç kullandığınız dönemde doktorunuz durumunuzu izlemek ve gerektiğinde ilaçla ilgili değişiklik yapmak için düzenli olarak sizinle görüşmek isteyecektir. Diğer ilaçlarla olduğu gibi AD lar da bazı kişilerde yan etkilere yol açabilirler. Bu yan etkiler genellikle geçici ve tehlikesizdir. Siz yine de her yan etkiyi doktorunuza bildirmelisiniz.

    İyileştikten sonra eski belirtiler tekrar ortaya çıkarsa doktorunuzla temas kurmalısınız. Doktorunuz nelere dikkat etmeniz gerektiğini söyleyecektir. Klinik depresyon tıpkı ülser hastalığı gibi yineleyebilir. Yinelenmesi halinde de ilk seferinde olduğu gibi etkin bir şekilde tedavi edilebilir.

    KENDİNİZİ İYİ HİSSEDİNCEYE KADAR
    İlaçlar etkinliğini gösterene kadar klinik depresyonla birlikte yaşamak çok zor olabilir. Yorgunluk, üzüntü, aşırı sinirlilik, ve diğer belirtiler bu tıbbi hastalıktan kaynaklanmaktadır. Durumu göğüslemeye çalışın ve önceden yapabildiğiniz her şeyi şimdi yapamadığınız için kendinizi suçlamayın. Depresyon ortadan kalktıktan sonra tekrar eski performansınızı yakalayabileceksiniz.

    Sizi umutsuzluğa sürükleyen negatif düşüncelerin, bu tıbbi hastalığın belirtileri olduğunu ve tedavi etkisini göstermeye başladıktan sonra ortadan kalkacağını aklınızdan çıkarmamalısınız.Bu süre zarfında kendinizi daha iyi hissedinceye kadar işinizle ilgili değişiklik yapmak ya da birlikteliğinizi ya da evliliğinizi sonlandırmak gibi yaşamınızla ilgili önemli kararlar almaktan kaçının.

    Yalnız kalmak isteseniz bile, aileniz ya da arkadaşlarınızla birlikte hoşlandığınız birtakım aktivitelerin içinde olmak size iyi gelecektir. Eğer bu aktiviteler başlangıçta moralinizde belirgin bir farklılık yaratmazsa hayal kırıklığına kapılmayın.

    UMUDU ASLA YİTİRMEYİN
    AD lar klinik depresyonun belirtilerini yavaş yavaş ortadan kaldıracaktır. Tam olarak iyi hissetmeniz zaman alacaktır. Bazen en iyi yanıtı almak için ilaçlarda ayarlama yapmak ya da değişiklik yapmak gerekebilir. Fakat unutmamalısınız ki depresyon tedavi edilebilir, tıbbi bir hastalıktır ve yaşamdan kısa sürede yeniden zevk almaya başlayacaksınız.
    Bu tıbbi hastalıkla ve tedavisiyle ilgili aklınıza takılan her şeyi çekinmeden doktorunuza sorabilirsiniz. Doktorunuz klinik depresyon ve tedavisi konusunda en güvenilir bilgi kaynağınızdır.

    AİLE VE ARKADAŞLARA BİR NOT
    Depresyonu olan kişilerin yorgunluk, günlük aktivitelere ilgisizlik, üzüntü, ya da sinirli oluşunun tıbbi bir temeli olduğunu unutmayın. Onu ‘’kendisine yardım etmek istememekle’’ suçlamayın. Klinik depresyon yakınların yardımıyla silkinip atılamayacak tıbbi bir hastalıktır. Depresyonu olan bir kişi ilaç tedavisi etkisini göstermeye başladıktan sonra aşamalı olarak daha iyi hissetmeye başlayacaktır.

    Bu süre zarfında, antidepresan tedaviyle belirtiler yatışana dek, destekleyici ve anlayışlı bir tutumla hastaya yardımcı olabilirsiniz. Arkadaşınızı ya da yakınınızı bir zamanlar yapmaktan hoşlandığı rutin aktiviteleri ( örneğin yemeğe çıkmak, sinemaya gitmek, yürüyüş, spor gibi ) sizinle birlikte yapması için cesaretlendirin. Fakat hastanın bu aktivitelerden eskisi kadar zevk almayabileceği konusunda anlayışlı olmalısınız. Hastaya ayrıca doktoru ile randevularına düzenli gitmesi, herhangi bir sorunla karşılaştığında doktoru araması ve önerilen tedaviye tam olarak uyması konusunda da yardımcı olabilirsiniz.

    *

    Manik Depresif Psikoz
    MANİK DEPRESİF PSİKOZ NEDİR ?

    (İki uçlu mizaç bozukluğu, bipolar duygulanım bozukluğu, psikoz manik depresif-PMD)

    Bu hastalık mani ve depresyon atakları ile karakterizedir. Hastanını duygulanımı mani dönemlerinde neşe, depresyon dönemlerinde umutsuzluk ve çökkünlükle karakterizedir. Ara dönemlerde kişi normale döner. Bazı hastalarda mani ve depresyon belirtileri bir arada görülürken, bazı hastalarda belirtiler hafif düzeydedir (hipomani).

    Toplumda görülme sıklığı %1-2’dir. Kadınlar ve erkeklerde eşit oranlarda görülür. Hastalar ilk atağı genelde yirmi yaşlarında geçirirler ancak daha önce veya daha sonra da olabilir. Beş altı yaşlarında veya elli yaşından sonra ilk atağını geçiren hastalara da rastlanabilmektedir. Bazen ilk atak depresyondur, bu durumda tanı koymak zordur ve genelde gecikir. Hastalığın ortaya çıkışı sıklıkla kişinin meslek ve eş seçimi dönemine rastlar ve kısa sürede tanı konulup önlem alınmazsa kişinin hayatında önemli sekeller bırakır. Hastalık taşkınlık yani mani döneminde ise aşırı para harcama cinsel ilgi ve aktivitede artma ile kişiye ve aileye ciddi maddi ve manevi zararlar verir. Çökkünlük dönemleri ise diğer depresyonlara göre daha ağırdır ve intihar riski daha yüksektir.

    Hastalığın belirtileri, süresi ve şiddeti kişiden kişiye değişir. Bazı hastalarda mani bazılarında ise depresyon daha baskındır. Bazen de mani ve depresyon eşit oranda görülür. Ataklar birkaç günden birkaç aya kadar değişir. Özellikle tedavi edilmediğinde uzun sürer. Hastalar yaşamları boyunca ortalama 10 atak geçirirler ancak bundan az veya fazla sayıda atak olabilir. Atak sayısı arttıkça ataklar arasındaki süre kısalır. Bir yıl içinde dört veya daha fazla sayıda atak olduğunda hızlı döngülü mani olarak adlandırılır.

    HASTALIK NEDEN ORTAYA ÇIKAR?

    Pek çok rahatsızlıkta olduğu gibi bu hastalığın nedeni de tam olarak bilinememektedir. Diğer psikiyatrik hastalıklar içinde genetik geçişi en fazla olan rahatsızlık manidir. Hastaların %50’sinin anne veya babasında aynı hastalık olduğuı tespit edilmiştir. Tek yumurta ikizlerinden birinde mani olduğunda diğerinde mani görülme oranı %70 tir. Bu hastaların birinci derece yakınlarında mani ve depresyon görülme oranı normal topluma göre daha sıktır. Akrabalık derecesi azaldıkça risk azalmaktadır. Örneğin hastanın kuzeninin aynı hastalığa yakalanma riski kardeşine göre daha düşüktür.

    Hastalığın beyindeki nörotransmitter dediğimiz maddelerin işlevlerinde bozulma ile ortaya çıktığı düşünülmektedir.

    Bilgisayarlı tomografi ve MRI tetkiklerinde bu hastalarda bazı değişiklikler gözlenmektedir ancak bu hastalığa özgü bir değişiklik tespit edilememiştir. Yine EEG bulguları da bir özellik göstermemektedir.

    Doğum sonrası hastalığın aktive olması hormonal değişikliklerin de rolü olduğunu düşündürmektedir.

    Uykusuzluğun mani atağı ile yakın ilişkisi vardır. Hastalar genelde ilk atağın uykusuzlukla başladığını ifade ederler.

    Multiple skleroz, kafa travması veya epilepsi gibi bazı hastalıklarda mani de görülebilmektedir. Yine bazı ilaçlarda mani ortaya çıkarabilmektedir.

    MANİ BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Mani belirtileri şöyle özetlenebilir:

    1. Enerji artışı, kolay yorulmama,
    2. Aşırı neşelenme veya aşırı sinirlilik
    3. Dikkatin çabuk dağılması
    4. Uyku ihtiyacında azalma
    5. Muhakeme yeteneğinde bozulma, düşüncelerde aşırı artma
    6. Cinsel istek ve aktivitede artma
    7. Hastalığı kabul etmeme
    8. Aşırı para harcama
    9. Riskli davranışlar içine girme
    10. Konuşmada aşırı artma, konuşmanın bölünememesi, hızlı konuşma
    11. Kendine aşırı güven, kendini büyük ve önemli biri olarak görme

    Bu belirtilerin tek başına bulunması bir anlam ifade etmez tanı koyabilmek için birkaçının bir arada olması ve bir süredir devam ediyor olması gerekir. Mani atağı hızlı başlangıçlıdır ve hastalar atağın uykusuzlukla başladığını ifade ederler. Kişi kendini aşırı iyi hisseder, dikkati çok artmıştır, kendine çok güvenmektedir ve sosyal ilişkileri kolayca kurar hale gelmiştir, çevredeki insanlara sataşma, laf atma sıktır.Başkalarının konuşmalarına katılır çevredekileri bu nedenle rahatsız ederler. Duygulanımda kişinin kendisini iyi hissetmesinin yanında ani duygu değişmeleri ve dengesizlik sıktır. Hasta gülerken aniden ağlamaya veya bağırmaya başlayabilir. Mani ve depresyonun birlikte bulunduğu durumda depresyon ve mani belirtileri aynı anda bir arada bulunabilir veya birinden diğerine geçiş sıktır. Hastalık ilerledikçe aşırı konuşma ve hareketlilikte artış görülür. Bazen konuşma o kadar artar ki kişi cümleleri tamamlayamaz olur, konuşmada birbiri ile bağlantısı olmayan kelimelerin art arda sıralanması dikkati çeker. Kişi önemli birisidir, önemli görevler üstlenmiştir, aklında gerçekleştirilmesi güç planlar vardır, hatta bu nedenle kendisine zarar vermeye veya yok etmeye çalışanlar vardır. Davranışlar kontrolsüzdür. Toplum kurallarını hiçe sayar. Karşı cinse sakıntılık edebilir, trafik kurallarını hiçe sayabilir. Aşırı para harcama, aşırı makyaj yapma, göze çarpan giysilerle dolaşma olabilir. Hasta ödeyemeyeceği borçlar altına girebilir, kredi kartlarını sonuna kadar kullanabilir. Yine kontrolsüz şekilde kumar oynayabilir. Gayrimenkullerini yok pahasına satmaya veya başkalarına bağışlamaya kalkabilir. Bazı hastalar kendilerini kontrol edebilmek için alkole yönelir. Bazen kişi gerçek hayatla ilgisini koparıp hayal dünyasında yaşamaya başlayabilir. Bu durumda şizofreniden ayrımı güçtür. Bazı bedensel hastalıklar ve ilaç kullanımlarında da benzer tablolar ortaya çıkabilir bunların ayrımı gerekir. Hastalar genelde hastalıklarının farkında değildir ve bu nednle doktora gelmek istemezler.

    HİPOMANİ BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Hipomani belirtileri, maniye göre daha hafiftir. Sıklıkla hastalık olarak görülmeyip gözden kaçabilir. Atak sırasında aşağıdaki belirtilerden üçünün bir arada bulunması gerekir:

    1. Kişinin kendine güveninde aşırı artma
    2. Uyku ihtiyacında azalma
    3. Dikkatin kolayca dağılması
    4. Fiziksel ve zihinsel aktivitede aşırı artma
    5. Kötü sonuçlar doğurabilecek aktiviteler içine girme

    Tanı koyabilmek için bu belirtilerin bir süredir devam ediyor olması gerekir. Hastalar genelde neşelidir, bazen neşe yerine aşırı sinirlilik olabilir. Konuşma artmış, hareketler hızlanmıştır. Hasta bir şey anlatırken bir başka konuya kolayca geçmekte, bazen knouştukları anlaşılması güç hale gelebilmektedir. Karşı cinse ilgi artmıştır. Cinsel istek ve aktivitelerde artış görülmektedir. Kişi sorumsuzca para harcayabilir. Ödeyemeyeceği borçlar altına girebilir, riskli işeri kolayca üstüne alabilir. Çok hızlı araba kullanabilir, karşı cinse sarkıntılık yapabilir. Bu nedenle polis ve yargı ile başı derde girebilir. Topluma uygun olmayan giysilerle dolaşma veya aşırı makyaj yapma görülebilir. Sosyal aktivitelerde artış mevcuttur. İnsanlarla kolayca ilişki kurabilir, çok arkadaş edinir, etrafa ilgi artmıştır. Bazen en ufak ayrıntılar dikkatini çeker, bu nedenle belli bir konu üzerinde uzun süre duramaz. Hastaların çoğunun içgörüsü yoktur. Hasta olduklarının farkında değildir veya hasta olduklarını kabul etmek istemezler.

    DEPRESYON BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Mani hastalarında görülen depresyon belirtileri diğer depresyon ile aynıdır. Aradaki tek fark bu hastalarda depresyon ataklarından başka mani ataklarının da görülmesidir.

    HASTALIĞIN SINIFLANDIRILMASI NASILDIR?

    Atakların görülme şekli ve sürelerine göre hastalığı alt başlıklar halinde sınıflandırabiliriz:

    1.Bipolar I bozukluk: Hasta en az bir mani veya karışık mani depresyon atağı geçirmiş olmalıdır. Hastanın depresyon atağı geçirmiş olması şart değildir.

    2.Bipolar II bozukluk: Hastaların en az bir depresyon ve bir hipomani atağı geçirmiş olması gerekir. Hastanın mani atağı geçirmemiş olması gerekir. Bu hastalarda özellikle hipomani atağı daha zor tespit edilir ve tanı konması zordur.

    3. Siklotimik bozukluk: En az iki yıldır devam eden depresyon ve hipomani atakları olmalıdır. Yine bu grupta da mani atağı geçirmemiş olmak gerekir.

    Süresi ve görülüş zamanına göre de hastalık şu alt gruplara ayrılır:

    1. Hızlı döngülü mani: hastalar bir yıl içinde dört veya daha fazla sayıda atak geçirirler.
    2. Aşırı hızlı döngülü mani: bir hafta içinde dört veya daha fazla sayıda atak görülür. Bazen hasta bir gün içinde dört mani depresyon atağı geçirebilir.
    3. Mevsimsel özellik gösteren mani: bu hastalarda atakların ortaya çışı genelde belli mevsimlere rastlar.
    4. Doğum sonrası mani: doğumdan sonra dört hafta içinde hastalık görülür.

    HASTALIKTA GİDİŞ VE SONLANIŞ NASILDIR?

    Hastalık tedavi edilmediği taktirde genelde üç ay içinde kendiliğinden düzelir.

    Tedavi ile hastaların çoğu birkaç ay içinde normal hayatlarına dönerler. Bununla birlikte hastalığın tekrarlama şansı yüksektir. Ataklar arası iyilik dönemlerinin süresini kestirmek zordur. Birkaç ataktan sonra genelde aradaki süre kısalır. Ortalama beş ataktan sonra ataklar arası süre sabitleşir ve genelde 6-9 aydır. Hastalığın seyrinin nasıl olacağını önceden belirlemek zordur. Hastalık çok geniş bir yelpazede kendini gösterir. Bazı hastalar tek bir atak geçirip bir daha uzun süre hastalanmayabilirler (%7). Bazı hastalar depresyon ve mani ataklarını arka arkaya geçirirler, bazen de hızlı döngülü mani dediğimiz durum ortaya çıkar ve hastalar gün içinde maniden depresyona değişim gösterirler. Sadece mani atağı geçiren hastalar %10-20 oranındadır. Geriye kalanlar mani ve depresyon atağını birlikte geçirirler. Erken yaşta başlayan ve ailesinde mani öyküsü olan hastalarda bu hastalığın süregenleşme olasılığı artar. Hastalık döneminde kişilerin alkol ve madde kullanımında artma olabilir. Hastalar yaşamları boyunca ortalama 10 atak geçirir, atak sayısı bundan az olabileceği gibi daha fazla da olabilir. Hastaların %15’i düzelir, %10’u süregenleşir, kalanında kısmi düzelme ve ataklar devam eder.

    HASTALIK NASIL TEDAVİ EDİLİR?

    Hastalığın tedavisi iki aşamalıdır. Birinci aşamada var olan atak tedavi edilir. İkinci aşamada ise amaç tekrar atak geçirilmesini önlemektir. Atak sırasında hastaneye yatırılarak tedavi edilmesi gerekebilir.

    Hastalığın en önemli özelliği koruyucu ilaç kullanımı ile atakların önlenebilmesidir. Bunun pek çok hasta için hayati önemi vardır. Her bir atak hastanın hayatında önemli izler bırakmaktadır. Okula devamsızlık nedeni ile okul başarısında düşme, aile içi sorunlar nedeni ile eşlerin arasının açılması veya boşanmalar, işini kaybetme, büyük borçlar altına girme görülebilmektedir. Hastalar yılda bir veya daha fazla sayıda atak geçiriyorsa koruma tedavisi gereklidir. Hastaların %60’ı lityum ile koruma tedavisine iyi yanıt verirler. Bu ilaçla koruma altına alınamayan hastalarda başka ilaçlarla koruma denenmelidir. Bu ilaçların önemli özelliği belli kan seviyelerinde etkili olmalarıdır. Belli değerlerin altında olduğunda ilaçların koruyucu etkisi olmamakta, bu değerlerin üzerine çıkıldığında yan etkiler ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle bu ilaçların düzenli olarak kullanılması ve belli aralıklarla kan kontrollerinin yapılması şarttır. Bu hastalıktan dolayı ölüm depresyon ve buna bağlı intihar nedeniyledir. Koruyucu tedaviye devam ederek, bu risk azaltılabilir. İlaç tedavisine ilave olarak psikoterapi önemlidir. Düzenli ilaç kullanarak ve doktor kontrolünde kalarak hayatını normal şekilde sürdüren çok sayıda hasta vardır

    *

    Manyaklık
    Aşırı neşe-canlılık (Öfori) heyecânî değişiklikler (emosyonel labilite) çok konuşma (Logofe) fikirden fikire atlama ve hareketlerde anormal artışla görülen bir akıl hastalığı. Hasta yerinde duramaz, büyüklük fikirlerine kapılır, son derece süslü ve parlak renkli şeyler giyer-takar, yüksek sesle konuşur, kendine aşırı güvenir, şarkı söyler, şiir okur, tutarsız konuşur. Uyku azalır. Saldırganlık, öfke, dikkat dağınıklığı, büyüklük fikirlerine rastlanır. Hastalıkta irsiyetin rolü vardır. Sebepleri çeşitlidir: Herediter (irsî), psikofizyolojik faktörler, travmatik (çarpma) hormonal, sosya-ekonomik sebepler... bunlardan bâzılarıdır.

    Tedâvi: Hastâne tedâvisi gerekir. Elektroşok ve ilâç tedâvileri yapılmaktadır.

    Mani; Dünyâ Sağlık Teşkilâtının, “Hastalıkların Milletlerarası Sınıflandırılması”nda, Affektif (duygusal) bozuklukları (ICD-9) 296. 0 kod no ile Manik Depressif Psikoz, Manik Tip olarak kodlanmaktadır.

    *

    Obsesif kompulsif bozukluk
    (SAPLANTI ZORLANTI BOZUKLUĞU,OKB)

    OKB anksiyete bozuklukları içinde gruplanır. Günlük hayatta batıl inancı olan, en ufak şeylerden kaygı duyan veya şüphelenen insanlar çoktur. Bu gibi belirtileri gösteren herkes hasta olarak kabul edilemez, ancak bu düşünce ve davranışlar aşırıya kaçtığında obsesif kompulsif bozukluktan söz edilir. Bazı kişiler aklına kötü bir şey geldiğinde bir tahtaya vurarak “allah korusun” der veya evden çıkarken dış kapının kilitli olup olmadığını bir kaç defa kontrol eden sıktır, bu tür davranışları obsesif kompulsif bozukluk olarak değerlendirmek yanlış olur. Bu hastalığın en önemli özelliği kişilerin takıntılı düşüncelerinin ve davranışlarının farkında olmasıdır. Bu kişilerde akla takılan düşünceler istemli olarak uzaklaştırılamaz veya saçma olduğunu bile bile aynı davranış çok defa tekrar edilir(uzun süre el yıkamak veya kapının kilitli olduğunu bilerek tekrar tekrar kontrol etmek gibi). Bu hastalığa yakalanmış kişilerin günlük işlevlerini yerine getirmesi güçleşir, iş hayatı ve sosyal ilişkileri genelde bozulur.

    OKB bir hastalık olarak tek başına görülebileceği gibi bir belirti olarak başka psikiyatrik hastalıklara eşlik edebilir. OKB sıklıkla depresyonla bir arada görülür. Hastanın değerlendirmesinde buna dikkat etmek gerekir.

    Yapılan araştırmalarda bu hastalığın toplumda %2-3 oranında görüldüğü tespit edilmiştir. Ancak tahmin edilen değerler bunun çok üstündedir.Bu hastalık herhangi bir yaşta başlayabilir. Okul öncesi çocukluk döneminde veya yaşlılıkta ortaya çıkabilir, ortalama çıkış yaşı 40’dır.

    Çeşitli nedenlerle hastaların OKB tanısı alması gecikebilir. Bunun değişik nedenleri olabilir; hastaların yaşadıklarının hastalık olduğunun farkında olmaması veya hekimler ayırt edici tanıda bu hastalığı düşünmemeleri bu nedenlerden bazılarıdır. Bazen depresyon, iş ve aile sorunları gibi başka tanılarında bu hastalıkla bir arada bulunması OKB tanısını güçleştirebilmektedir. Tedavide gecikmenin en büyük sakıncası depresyonun veya iş ve aile sorunlarının ortaya çıkma riskinin artmasıdır.

    OBSESİF KOMPULSİF BOZUKLUK BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Genelde obsesyon ve kompulsiyonlarla karakterizedir, ancak sadece obsesyon veya kompulsiyon yakınmaları olan hastalar da olabilir. Obsesyonlarda kompulsiyonlarda düşünce şeklinde olabilir. Ancak genelde obsesyonlar düşünce kompulsiyonlarda davranış şeklindedir.

    Obsesyon (takıntı): kişinin kontrolü dışında tekrarlayan düşünce ve uyaranlardır. Hastalar bunun çok anlamsız olduğunu, kendilerini çok rahatsız ettiğini ancak bu düşüncelerden kurtulamadıklarını belirtirler. Bu takıntılar hastada iğrenme, korkma, şüphelenme veya anksiyete gibi duyguları da beraberinde getirir. Hastalar bu düşüncelerin kendi beyinlerinin ürünü olduğunun farkındadır. Sık görülen obsesyonlar şunlardır:

  • Kirlilik : çevreden kan, tükrük, mikrop veya semen gibi kir bulaşması veya kişinin çevreye kir bulaştırması
  • Kendi başına veya yakınlarının başına bir kötülük geleceği düşüncesi
  • Kontrolünü kaybetme ve saldırgan davranışta bulunma korkusu
  • Tekrarlayan ve kontrol edilemeyen cinsel düşünceler
  • Dinle ve ahlaki değerlerla aşırı uğraşma v.b.



    Kompulsiyon (tekrarlayan davranışlar): hastalar takıntılı düşüncelerden kurtulmak için akıllarına başka düşünceleri getirirler veya bazı davranışlarda bulunurlar bu tür düşünce ve davranışlara kompulsiyon denir. Takıntılı düşünceler anksiyete artışına neden olurken kompulsiyonlar anksiyeteyi azaltır. Ağır OKB hastalarında bazen bu kompulsiyonlar tüm günü alabilir. Sık görülen kompulsiyonlar şunlardır:

  • Temizlik: saatlerce el yıkama, banyo yapma veya tekrar tekrar ev temizleme gibi. Bu şekilde el yıkayarak günde bir kalıp sabun bitiren veya çamaşır suyu ile elini yıkayan hastalar sıktır.
  • Tekrarlama: takıntılı düşünce ile oluşan sıkıntıyı gidermek için tekrarlayan davranışta bulunma veya akıldan başka düşünceleri geçirme gibi. Yakınlarının başına kotü bir şey geleceğini düşünen bir hasta bunun olmaması için halen yapmakta olduğu davranışı ikinci kez yaparak bu düşünceden kurtulabilir (yolda yürürken aynı yolu geri dönüp tekrar yürümek gibi)
  • Kontrol etme: evine bir şey olacak veya yangın çıkacak korkusu ile tekrar tekrar kapıyı veya tüpün kapalı olup olmadığını kontrol etmek gibi.
  • Biriktirme: işe yaramayan bir çok eşyayı biriktirmek gibi. Örneğin bazı kişilerde yeterli yerleri olmadığı halde gazeteler, boş kavanozlar veya konserve kutuları gibi işe yaramayan şeyleri atamama davranışı görülebilir. Son birkaç yıldır yurdumuzda gazetelere yansıyan çöplük evler buna en güzel örnektir.
  • Sayma: yolda yürürken kaldırım taşlarını sayma veya araba plakalarını okuma, günlük işleri yaparken belli sayılarda tekrar etme v.b.(örneğin kazağını beş kere giyip çıkarma veya aynı yere üç kere gitmeme gibi)
  • Tamamlama: bu kompulsiyonu olan hastalar bir dizi davranışı mükemmel olana kadar tekrar tekrar yaparlar. Örneğin kirlilik takıntısı olan bazı hastalar el yıkamadan önce lavaboyu, musluğu ve sabunu yıkar (genelde belli sayıda) daha sonra belli sayıda elini yıkar ve elini yıkadıktan sonra tekrar aynı işlemi tekrarlar.
  • Aşırı tertipli ve düzenli olma: örneğin çalışma odasında herşeyin simetrik durması veya masanın üstündeki herşeyin belirli bir sıra ile dizilmesi gibi.

    Yukarıda sayılanlar dışında sayı sayma, aşırı liste yapma veya aşırı dua etme gibi başka kompulsiyonlarda olabilir.

    OBSESİF KOMPULSİF BOZUKLUĞUN NEDENLERİ NELERDİR?

    OKB’nin bilinen tek nedeni yoktur. Çeşitli etkenlerin bir araya gelmesi ile bu hastalığın ortaya çıktığı belirtilmektedir.

    Genetik bir yatkınlıktan söz edilmektedir. OKB’ye neden olan bir gen bulunamamıştır, ancak OKB hastalarının yakınlarında bu hastalığın görülme olasılığı artmaktadır. Aynı ailede görülen OKB semptomlarının aynı olması gerekmez. Örneğin annede kontrol etme kompulsiyonları görülürken kızında sık el yıkama olabilir.

    Beyinde kimyasal haberci görevi üstlenen serotonin seviyesinde düşmenin bu hastalığa neden olduğu söylenmektedir. Serotonin seviyesini artıran ilaçlar bu nedenle tedavide kullanılmakta ve tedavi edici etkisi görülmektedir.

    Bazı araştırmacılar bu hastalarda beynin ön kısmı olan frontal kortex ile iç yapılardan bazal ganglionlar arasında iletişim kopukluğu olduğunu ileri sürmektedir.

    Aile içi sorunlar veya stres yaratan durumlar bu hastalığa yol açmaz ancak var olan hastalığın alevlenmesine yol açabilir.

    Obsesif kişilikteki kişilerle OKB’yi ayırmak gerekir. OKB hastalarının hastalık öncesi dönemlerinde genelde kompulsif davranışlara rastlanmaz.OKB hastalarının %15-35’inde hastalık öncesi dönemde obsesif uğraşlara rastlanır.

    OBSESİF KOMPULSİF BOZUKLUK NASIL TEDAVİ EDİLİR?

    Tedavide amaç öncelikle var olan hastalığı tedavi etmek sonra da hastalığın tekrarlamasını önlemektir. Bu amaçla iki tedavi yöntemi kullanılmaktadır:

    1. Seçici serotonin geri alım inhibitörleri kullanmak
    2. Bilişsel davranışçı tedavi uygulamak

    Hastaların hastalıkları konusunda kendilerini eğitmeleri çok önemlidir.

    Tedavinin başlarında bilişsel ve davranışçı tedaviyi oturtmak ve tedavi dozunu ayarlamak amacı ile haftada en az bir kez doktor kontrolüne gitmek gerekir. Hastalık yatıştıkça kontroller seyrekleşir, tamamen düzeldikten sonra da yılda bir kez bile olsa kontrole gitmekte fayda vardır.

    İyileştikten sonra belirtiler tekrar başlar ve kognitif davranışçı tekniklerle kontrol edilemez ise, beklenmeyen ilaç yan etkileri görülürse, depresyon, anksiyete bozukluğu gibi başka ruhsal hastalık belirtileri görülürse veya bir yakınını kaybetmek gibi hastalığı kötü etkileyebilecek önemli bir yaşam olayı ile karşılaşılırsa vakit kaybetmeden psikiyatriste başvurmak gerekir.

    Hastalığın tedavisi uzun süreli ve hastayı çok zorlayıcıdır. Tedavi süresince hastanın kendi kaygısını kontrol etmesi gerekir ki bu bazen imkansız hale gelebilir. Böyle yorucu bir tedaviyi geçtikten sonra aniden tedaviyi kesmek kesinlikle önerilmez. Tedavinin seyri sırasında tedavi ile ilgili sorunlar ortaya çıktığında bunun doktor ile paylaşılmasında fayda vardır.



    HASTA YAKINLARINA DÜŞEN GÖREVLER NELERDİR?

    Bu hastaların kendi hastalıkları konusunda genelde iç görüleri yoktur. Bu nedenle bu hastalarla yaşayan kişilere çok iş düşmektedir. Bu hastalığın aslında tedavi edilebilir olduğunu anlatmak ve doktora gelem konusunda bu hastaları ikne etmek genelde yakınlarına düşmektedir. Hastalığın tedavisi yorucudur ve hastayı oldukça gerginleştirir, bu dönemlerde hastanın yanında olmak ve destek vermek çok önemlidir. Belirtileri tartışarak düzeltmek mümkün değildir. Hastalar zaten bu düşünce ve davranışın saçma olduğunun farkındadır, onlarla bunu tartışarak üzerlerine gitmek hastanın sıkıntısını artırmaktan başka işe yaramaz. Bunun yerine onları anladığınızı ve yanlarında olduğunuzu belirterek destek olmak tedavinin seyri açısından oldukça olumludur. Davranış tedavisinde amaç takıntılı düşünceleri ortadan kaldırmak değil hastanın bu düşüncelerle barışık yaşamasını sağlamaktır. Örneğin çöp bidonunun yanından geçerken eline kir bulaştığını düşünerek defalarca elini yıkayan bir hastaya “hayır kir bulaşmadı” demek yerine “eline kir bulaşıp bulaşmadığına karar vermek için çaba harcamamalısın, kir bulaştığını kabul etsen bile elini tekrar tekrar yıkamamak için direnmelisin” düşüncesi aşılanır ve hastanın bunu başarması istenir. Bu nedenle hasta yakınlarının bu düşünceye uymayan yaklaşımları tedaviyi zora sokmaktan başka işe yaramaz. Bu tür yaklaşımlar OKB beliritlerinin artmasına sebep olabilir.

    Aile içi sorunlar bu hastalığın sebebi olmaz ancak çoğu zaman hastalığın belirtileri aile içinde sorunlara neden olur. Bu hastalık pek çok hastalıktan daha fazla hasta yakınlarını rahatsız eder. Örneğin yıkanma obsesyonu olan bir hasta gün boyu banyoyu işgal ettiği için, hasta yakınları banyoyu kullanamaz hale gelebilir, veya dışarıdan kir bulaşacak diye obsesyonları olan bazı hastalar sadece kendileri değil ailenin diğer fertlerini de bazı davranışlar yapmaya zorlayabilirler (örneğin dışarıdan gelir gelmez soyunup banyo yapmak gibi). Bu nedenle tedaviye gelindiğinde çoğu zaman hasta yakınları da hastalar gibi yorgun ve tükenmiştir. Yakınları OKB tedavisi gören kişilerin zaman zaman tedaviyi yapan doktoru ziyaret ederek tedavinin seyri konusunda bilgilendirmesi ve ne yapacakları konusunda bilgi alması oldukça faydalıdır.


    Uzm.Dr.Sibel Mercan
  • *

    Örtülü Depresyon

    “Sağlam kafa sağlam vücutta olur" telkini ile büyüyen nesiller yeni gerçeklerle karşı karşıya geldi. "Sağlam vücut sağlam kafada olur.”

    Vücudun patronu beyin.Türkiye’nin patronu Ankara’da yaşanan bir tartışma nasıl bütün Türkiye’yi soktuysa beynimizdeki stres de organlarımızın çalışmasını bozmaktadır.

    Çeşitli psikosomatik hastalıklar, ağrılar, astım, alerji, romatizma, tansiyon yükselmesi, çarpıntı, mide-bağırsak hastalıkları hep maskelenmiş bir depresyonun maskesi olarak düşünülmelidir.

    Erkeklerde unutkanlık, dalgınlık, sinirlilik, içki ve sigaraya fazla yönelme, kişilik değişimi örtülü depresyon belirtileridir.

    Kadınlarda titizlik, bütün gün temizlik, yorgunluk, hastalık hastalığının arkasında genelde örtülü depresyon vardır.

    Gençlerde okul başarısızlığı, öfkelilik, evden-okuldan kaçama, tik-tırnak yeme, yalan söyleme bir depresyon belirtisi olabilir.

    Çocuklarda kusma, ishal, sebepsiz kilo kaybı, gelişme geriliği, ağlama-öfke nöbetleri çocukluk depresyonunun bir belirtisi olabilir.


     

    Depresyonun neşesizlik, durgunluk, hayattan zevk almama, ilgi ve enerji azalması, konsantrasyon güçlüğü gibi belirtileri ön plana çıkmayan bu tür depresyon insanları yanıltmaktadır.

    Hekim, hekim dolaşan veya hastalığını kabul etmeyen bu bireylerin depresyonu özel yöntemlerle tespit edilebilmektedir.

    Beynin biyoelektrik haritasının alınması beyindeki stres düzeyini göstermektedir.O kişinin yaş grubu ile uyumlu olmayan beyin dalgalarının bulunması tedaviye ihtiyacın biyolojik göstergesi olmaktadır.

    Yapılan tedavilerle beyindeki dalgaların düzelmesi, yetersiz olan “Alfa” dalgasının yeterli düzeye getirilmesi mümkündür.


    Depresyonun organ dili ile bedensel olarak yaşanması da denilebilecek olan bu depresyon genç yaşta mide, kalp, beyin hastalıklarına dönüşmemesi için erken tedavi edilmelidir.Tıpilerledi, yeni yöntemler kolay yardımlar sağlanabilmektedir.



    Prof. Dr. Nevzat TARHAN

    *

    Panik Atak - 1

    Panik Atak - 1

    Yeterince nefes alamadığınızı hissediyorsunuz, kalbiniz yerinden fırlayacakmış gibi atıyor,  içiniz sıkışıyor. Herkesin günlük yaşamında yaptığı bazı şeyleri yapamıyorsunuz; süpermarkete ya da sinemaya gitmek, uçağa ya da asansöre binmek gibi. Kaygılanıp, korkuyorsunuz. Korkularınızın herhangi mantıklı bir nedeni olmadığını biliyorsunuz ama yine de bu duygunuzla başedemiyorsunuz. Aklınızı yitireceğinizi, tümüyle kontolünüzü kaybedeceğinizi, bayılacağınızı hatta kalp kirzi geçirip öleceğinizi düşünüyorsunuz. Yalnız değilsiniz!

    Panik atak aşağıda sayılan 13 bedensel ve bilişsel belirtilerden en az dördünün eşlik ettiği yoğun korku ve rahatsızlık hissidir.

    1 -  Çarpıntı, kalp atımlarını duyumsama
    2 -  Terleme
    3 -  Titreme ya da sarsılma
    4 -  Nefes darlığı ya da boğuluyor gibi olma
    5 -  Soluğun kesilmesi
    6 -  Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkıntı duyma
    7 -  Bulantı ya da karın ağrısı
    8 -  Baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecekmiş ya da bayılacakmış gibi olma
    9 -  Derealizasyon ya da Depersonalizasyon (Dış dünya yada kendisi gerçekliğini kaybetmiş gibi hissetme).
    10- Kontrolünü kaybedeceği ya da çıldıracağı korkusu
    11- Ölüm korkusu
    12- Uyuşma ve karıncalanma duygusu
    13- Üşüme ürperme ve ateş basması 

    Bu belirtiler genellikle 10 dakika gibi bir sürede yoğunlaşarak doruk noktada sıkıntı verir sonra da genellikle yavaş yavaş azalır. Bu durum bir kez olursa panik nöbet olarak isimlendirilir. Ancak tekrarlamalarla gideceğinden kişi ne zaman olacak diye beklentiden dolayı sıkıntı duymaya başlar ki buna beklenti anksiyetesi denir. Bu anksiyete nedeniyle dışarı yanlız çıkmaktan korkmaya yanında birisi olmadan uzağa gitmekten kaçınmaya başlar. Tekrarlayan panik nöbetlere ve kaçınma davranışının eşlik ettiği duruma panik bozukluk denir.

     

    Panik atak hastalarında yaşanan bu nönetler bunaltıcı, yorucu sinir bozucudur. Ama size iyi bir haberimiz var.

    • Panik ataklardan kurtulabilirsiniz.
    • Bu atakların yarattığı kaygıdan kurtulabilirsiniz.
    • Panik atak yüzünden artık hiçbir planınızı iptal etmenize gerek kalmayabilir.

    Panik ataklar farkında  olmadan öğrenilen davranışlar sonucunda oluşurlar. Ataklardan kurtulmak için yapmanız gereken bu davranışları yapmamayı öğrenmektir. Genelde insanlar atakları daha az yaşamak için;

    ·  Panik atak yaşayabileceklerini düşündükleri tüm olayları saf dışı bırakmaya ve kendilerini güvende hissetmedikleri, yardım görmeyecekleri her yerden kaçmaya çalışırlar.

    · Yeniden yaşayabilecekleri panik atağını düşünerek sürekli yeni atağın sinyallerini beklemeye çalışırlar. Ancak bu korkular gittikçe daha büyük korkulara ve bu korkulardan daha çok kaçınmaya yol açar. Peki yaşanan bu kısırdöngüyle nasıl başaçıkabilirsiniz Panik atağın temelinde bulunan iki ana unsurla başa çıkmada iki aşamalı bir çalışmayla başarılabilir.

    · Kişinin içinde yaşanan kaygı ve sıkıntı duygusunu kontrol altına alarak, paniğe kapılma korkusunu azaltmak.

    ·  Panik yaratabilecek olan olay ve duygulardan kaçınmayı sona erdirmek.

     

    Bu noktada ilk anlaşılması gereken nokta şudur Panik Atak Tehlikeli Bir Virüs Değildir. Bu anlaşıldıktan sonra panik atak duygusunu yaratan olaylarla yüzleşilmeli ve yarattığı duygularla başa çıkmayı öğrenmelisiniz.

     

    Gelecek Konumuz: Bir kaç basit teknikle atakları nasıl daha kolay atlatabilirsiniz.

    Psikolog Uğur Dalan
    Email :
    udalan@psikodestek.com
    Web  : www.panikatak.org

    *

    Panik bozukluğu
    ''Panik atağı'' (PA) çarpıntı, terleme, titreme, boğulma ya da nefes alamama hissi, göğüste ağrı veya sıkışma, bulantı, karın ağrısı, baş dönmesi, dengesizlik gibi bedensel duyumların olağan dışı yoğunlukta hissedildiği, beraberinde kontrolünü kaybetme, delirme korkusu ya da ölüm korkusu ile karakterize bir süreçtir. Atak ani başlangıçlıdır ve genellikle hızlı bir şekilde, 10 dakika veya daha kısa bir sürede doruk noktasına ulaşır. PA'ları yaklaşık olarak 15-20 dakika sürelidir. Ancak bazen yalnızca 1-2 dakika, bazen de bir saatten daha uzun olabilir. Panik atağı başta fobiler olmak üzere diğer bir kısım psikiyatrik bozukluklarda da görülebilir. Ancak bunlar stres etkeni ile karşılaşma ya da karşılaşma olasılığı sonucunda ortaya çıkar.

    Panik Bozukluğunda (PB) ise beklenmedik zamanlarda ortaya çıkan ve yineleyen PA'ları söz konusudur. Bazı hastalar uykuda da atak geçirebilirler. PA'larının sıklık ve şiddeti değişkenlik gösterir. Atak sonrasında kişide yeni bir atak daha yaşayacağı ya da atak sırasında ortaya çıkan bedensel duyumlarla ilgili yoğun kaygı oluşur. Hastalar kalp krizi geçirecekleri, beyninde önemli bir hastalık olduğu, felç olabilecekleri gibi kuşkularla acil servislere başvururlar. Çoğu zaman yapılan ilk tetkiklerde herhangi bir sorun saptanmamış olmasıyla da yetinmeyip daha ileri tetkik arayışları içine girerler. Sorunun psikolojik olduğunun anlaşılıp bir psikiyatra yönlendirilene kadar hastaların çoğu beyin tomografisi, beyin MRI, kalp anjiografisi gibi son derece pahalı, zahmetli ve riskli tetkikler yaptırırlar. Aynı korkularla hastaların bir kısmı evde yalnız kalamama, kalabalık yerlere girememe gibi sorunlar yaşarlar. Bu durum kişinin mesleki ve sosyal yaşantısını ileri derecede kısıtlayabilir.

    Tüm dünyada yapılan çalışmalar PB'nun genel nüfus içindeki yaygınlığının % 1.5-3.5 arasında olduğunu göstermektedir. PB kadınlarda erkeklere göre 2-3 kat daha fazla görülmektedir.

    PB'nun ortaya çıkma nedeni olarak beyinde hücreler arası iletişimi sağlayan maddelerin biyokimyasında düzensizlik olduğu düşünülmektedir. Aile çalışmaları PB'nun ailesel olduğuna ilişkin güçlü kanıtlar sağlamıştır. PB olan hastaların birinci dereceden akrabalarında PB oranı 4-7 kat daha yüksektir. Araştırmalar genetik faktörlerin önemli bir rol oynadığını göstermekle birlikte, bunun genetik doğası tam olarak çözülememiştir. Panik bozukluğu olan hastaların geçmişlerine bakıldığında, pek çok hastada uzun süreli psiko-sosyal stresin varlığı görülmektedir. Bu kişilerin strese karşı aşırı duyarlılıklarının olduğu da bir diğer görüştür.

    Panik bozukluğu, erken dönemde saptanıp tedavi edilmediği durumda hastada depresyona ve alkol ya da uyuşturucu madde kullanımına yol açabilir.

    Hastalığın tedavisinde ilaçlar ve psikoterapi tekniklerinden yararlanılır. PB'un tedavisinde stres kontrolünün sağlanması önemli bir aşamadır. Merkezimizde bu amaçla geliştirilen Neurobiofeedback tekniği (kendi beyin dalgalarını görerek stresini kontrol etmeyi öğrenme) kullanılmaktadır.

    Araştırmalar etkin bir tedavi sonrasında hastaların %80'inin artık PA yaşamadığını göstermiştir.

    *

    Panik bozukluğu nedir
    Mitolojik bir tan" olan PAN; daha doğduğunda ya" keçi ya" insan görünümünde, garip ve çirkin bir yaratıktı. Bedeni kıllarla kaplıydı ve alnının üstünde iki küçük boynuz vardı. Bacakları" tıpkı keçi bacağı gibiydi. Keçi gibi bir sakalı ve kuyruğu bulunuyordu.

    Tanrı Pan'ın bağırtısı çok korkunçtu. Bu bağırtısı işiten canlılar dehşete kapılır; kurtlar kuşlar saklanacak delik arar, sakin sakin otlamakta olan koyunlar ve kuzular can havliyle kendilerini uçurumlara atarlardı. İşte buna benzer şiddetli ve aklı baştan alan korkulara, PAN'dan kaynaklanan korku ve dehşet anlamında PANİK adı verilmektedir.

    "Kalbim birden çok hızlı çarpmaya başladı. Göğsümde bir sıkıntı hissi vardı ve terliyordum. Nefes alamıyor ve kendimi boğulacakmış gibi hissediyordum. Bir kalp krizi geçirmekte olduğumu düşündüm. Ölüm korkusu tüm benliğimi sarmıştı. O gün bu gündür ne zaman bu hal üzerime gelse, hemen bir sağlık kuruluşuna başvuruyorum.

    "Panik Bozukluğu, ani olarak, beklenmedik bir anda ve yerde ortaya çıkan ve "panik atağı" olarak adlandırılan yaşantılarla kendini gösteren bir hastalıktır.

    Bir panik atağı sırasında aşağıda sıralanan belirtiler görülür:

    - Çarpıntı

    - Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkıntı hissi

    - Nefes darlığı ya da boğulacakmış gibi olma

    - Terleme

    - Titreme ya da sarsılma

    - Bulantı ya da karın ağrısı

    - Üşüme, ürperme ya da ateş basmaları

    - Uyuşma ve karıncalanmalar

    - Baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecekmiş ya da bayılacakmış gibi olma

    - Gerçekdışılık duyguları ya da benliğine yabancılaşma

    - Ölüm korkusu

    - Kontrolünü kaybedeceği ya da delireceği korkusu

    Bu belirtilere bir tehlike beklentisi veya sonunun geldiği düşüncesi ve atağın ortaya çıktığı ortamdan kaçma dürtüsü de çoğu kez eşlik eder.

    Bir panik atağı sırasında bu belirtilerin hepsi görülmeyebilir. Panik atağı en temel özelliği; yukarıda sıralanan bedensel ve duygusal belirtilerden en az dördünün bulunduğu, şiddetli bir korku ve huzursuzluk ile karakterli bir süreç oluşudur.

    Panik atakları-Panik Bozukluğu dışında-Anksiyete Bozuklukları başlığı altında toplanan diğer psikiyatrik hastalıklarda da görülebilmektedir. Söz gelimi "aşırı ve anlamsız bir korku hali" olarak tanımlayabileceğimiz fobiler, tiroid hastalıkları (hipertiroidi ve guatr gibi), bir kalp kapakçığı bozukluğu olan mitral valv prolapsusu (MVP) diabet, epilepsi (sara), astım, koroner arter hastalığı ve diğer bazı fiziksel hastalıklar panik atağının görüldüğü durumlar arasındadır. Alkol, esrar, kokain, uyarıcı ilaçlar ve diğer bazı maddelerle ilintili olarak da panik atakları görülebilir.

    Panik Bozukluğunu daha iyi anlayabilmek için depremle arasındaki benzerliklerden söz edilebilir. Deprem de tıpkı panik atağı gibi; ortada görülen hiçbir neden yokken, herhangi bir anda, herhangi bir yerde ve ani olarak ortaya çıkar. Deprem anında da kişiler korkuya ve paniğe kapılır, öleceklerini düşünür ve bulundukları yerden kaçmak için güçlü bir dürtü duyarlar. Deprem sonlanınca da insanlar biraz rahatlarlar, ancak yeniden olabileceği düşüncesiyle korkulu bir beklenti içine girerler. Deprem de tıpkı panik atağı gibi tekrarlayıcı özelliktedir. Bilindiği gibi son zamanlarda ülkemizde birçok deprem yaşandı ve konunun uzmanları "deprem insanı öldürmez, binalar öldürür" sloganını işlediler. Aynı şekilde panik atağı da insanı öldürmez; ancak atak sırasında ne yapacağını bilmek, hastalığın tedavisinde çok önemlidir. Tıpkı bir Japon�un deprem olduğunda ne yapacağını bilen, soğukkanlı ve güvenli tavrı gibi, siz de panik atağınızla baş edebilmelisiniz, yani söz yerindeyse Japonlaşmalısınız.

    Panik Bozukluğu tanılı hastaların % 75-80'i kadındır. Toplum içinde görülme sıklığının % 1,5-3,5 arasında olduğu öne sürülür. Hastalığın başlangıç yaşı çok değişken olsa da, genellikle ergenliğin son dönemleri ile otuzlu yaşlar arasında kalan döneme rastlar. Çocukluk döneminde görülmesi enderdir. Başlangıcının 45 yaşından sonra olması ise olağan değildir, fakat görülebilir.

    Tipik bir panik atağı dakikalarla sınırlıdır. Çoğunlukla 5-10 dakika veya 20-30 dakika ya da ender olarak bir veya birkaç saat sürebilir. Panik ataklarının sıklık ve şiddeti değişkendir. Söz gelimi bazı kişilerde ortalama haftada bir ya da daha sık görülürken, bazıları haftalar hatta aylar boyunca hiçbir atak geçirmeyebilirler. Hastalığın olağan seyri kronik fakat inişli çıkışlıdır.

    Panik atağı ile başvuran hasta, korkusunu şiddetli olarak tanımlar ve kontrolünü kaybedeceğini, delireceğini ya da öleceğini düşündüğünü söyler. Özellikle çarpıntı, göğüs ağrısı göğüste sıkıntı hissi, boğulacakmış gibi olma, nefes darlığı gibi yakınmaları nedeniyle bir kalp krizi geçirdiğini zanneder. Panik bozukluğu bulunan hastaların önemli bir bölümünün, en azından başlangıçta psikiyatrik kurumlara başvurmadıkları görülmektedir. Bu hastaların % 39'u, kalp krizi geçirdikleri korkusuyla bir kalp hastalıkları uzmanına başvurmaktadırlar. Sağlık kurumlarının acil servisleri de, en çok başvurulan yerler arasındadır. Buralarda nabız ve tansiyon ölçümleri yapılır, elektrokardiografileri çekilir. Nabızlarının arttığı, bazılarının tansiyonunun ılımlı derecede yükseldiği saptanabilir. Elektrokardiografileri genellikle normaldir. Hastayı muayene eden hekim, çoğu kez bu şikayetleri açıklayabilecek bedensel bir hastalık saptayamaz. Panik atağı genellikle 10-30 dakika sürdüğünde hasta, acil servise veya bir hekime ulaşıncaya ve de yukarıda belirtilen muayene ve tetkikler yapılıncaya kadar zaten atağın hükmü de geçmektedir. Ayrıca doktora başvurmanın ve içinde bulunulan ortamın verdiği güven duygusu da atağın hafiflemesinde rol oynamaktadır. Hastaya "önemli bir hastalığının bulunmadığı, bir kalp krizinin söz konusu olmadığı, yaşadığı bu durumun psikolojik olabileceği ve bir psikiyatriste başvurmasının yararlı olacağı" söylenir. Bazen ise çarpıntı giderici veya tansiyon düzenleyici bir ilaç da önerilebilmektedir. Oysa ki çarpıntı giderici ilaçlar, Panik Bozukluğu'nun tedavisinde yardımcı olarak bazen verilebilmekle birlikte, yüzde yüz gerekli de değildir. Günler ilerledikçe hastada başka panik atakları da görülür ve kişi bunların nedenini .bilmekte yetersiz kalarak, kendisinde nedeni saptanamayan ciddi bir bedensel hastalık bulunduğu düşüncesiyle, kesin tanı ve tedavi için uygun bir uzman aramaya başlar. Tekrarlanan tıbbi incelemelere ve verilen "önemli bir şeyiniz yok" güvencelerine rağmen kaygıları giderilemez ve hayati bir hastalıkları olmadığı konusunda ikna edilemezler.

    Acil servise her başvurduğumda önemli bir şeyim olmadığını, kalbimin sağlam olduğunu söylüyorlar. Hiçbir yoksa neden zaman zaman bu krizleri yaşıyorum?"

    Panik ataklarının süregelmesi sonucunda bazı hastalarda zamanla "evde tek başına kaldığım zaman, aynı durum ortaya çıkarsa, düşüp bayılacak olursam, ya yardımıma kimse gelmezse, ölürsem... " biçimindeki düşünceler sonucu evde yalnız kalamama; "Sokağa çıktığımda rahatsızlanırsam ne yaparım? Kontrolsüz davranışlarda bulunarak, ele güne rezil olursam..." gibi düşünceler sonucunda yalnız başına sokağa çıkamama ve yardım gelemeyeceğini var saydığı otobüs, asansör, süpermarket vb. gibi ortamlara girememe davranışları ortaya çıkar. Artık toplumsal ve mesleki etkinliklerden kaçınma başlamıştır. Toplumsal ilişkileri bozulmaktadır, işlerini aksatmaktadırlar. Panik atağın ya da atakların ardından ortaya çıkan bu tabloya tıp dilinde, "agorafobi" adı verilir ve artık teşhisleri "Agorafobili Panik Bozukluğu" olmalıdır. Agorafobi; hastalığın herhangi bir aşamasında ortaya çıkabilirse de, genellikle tekrarlayıcı panik atakların yaşandığı ilk yıl içinde görülür. Ancak Panik Bozukluğu olan her kişide de agorafobi oluşmamaktadır.

    "Pasaj, sinema, galeri türü kapalı yerlere ve kalabalık ortamlara; yalnız olarak ya da yanında birisi olsa da giremiyorum. En çok korktuğum şey ise tek başına soka­ğa çıkmak... Bunu zaman zaman deniyorum; ama heyecanlanıyorum, korkuyorum ve panikliyorum. Bu ve benzeri şeyleri yapabilmek için birine ya da birilerine bağımlı olmak beni çok üzüyor ve kahrediyor. "

    Panik Bozukluğu bulunan hastaların bir bölümü gerginliklerini alkolle veya bağımlılık yapabilen ilaçlarla gidermeye çalıştıkları için, zamanla alkole ya da ilaca bağımlı duruma gelebilirler. Sorunlarına bir de "madde bağımlılığı" eklenmiştir.

    Ayrıca bir moral çöküntüsü hastalığı olan depresyon da, Panik Bozukluğu tanılı hastalarda oldukça sık olarak görülmektedir.

    Buraya kadar hakkında en çok bilinmesi gerekenleri aktardığımız bu hastalık konusunda son olarak şunu söylemeliyiz: 1871'den başlayarak daha çok bir kalp hastalığı gibi kabul edilen bu tablo, 1980'den bu yana "Panik Bozukluğu" adı altında psikiyatrik bir hastalık olarak ele alınmakta, nedeni ve tedavisi üzerindeki bilgiler ise gün geçtikçe artmaktadır

    *

    Paranoya
    Paranoya Büyüklük, aleyhte olunma, eziyet edilme gibi hezeyanlarla kendini belli eden akıl hastalığı. Bu psikozlarda zeka korunmuştur, hissi cevaplar mantıklıdır, yanlış idrakler (halüsinasyonlar) nadiren görülür. Paranoya durumları (paranoid psikozlar) üç grup altında incelenir:

    1. Paranoya: Çok nadirdir, gerçek bir olayın uygulamasının abartılması veya yanlış anlaşılması üzerine kurulan bir hezeyan sisteminin yıllar boyunca yavaş yavaş gelişmesidir. Bunlar arasında kendisini mehdi veya peygamber olarak görenler en çarpıcı örneklerdir.

    2. Paranoid durumu: Paranoyadan daha sık olarak görülmekle beraber, bu da seyrek bir durumdur. Hastanın düşüncesinin çoğunu kaplayan hezeyanlar daha az düzenlidir. Kişilik paranoya durumuna göre daha az zarar görmüş olup, kişi günlük ihtiyaçlarını az çok yerine getirebilir.

    3. Paranoid şizofreni: Düzensiz hezeyanlar, görme ve işitme halüsinasyonları, düşünce bozukluğu, kişilik dağılması ile kendini belli eder.

    Paranoya teriminin tarihi Hipokrat zamanına kadar uzanır. Eski Yunanlılar zamanında çeşitli akıl hastalıklarını tarif etmek için kullanılırdı. Bu terim 1863'te Kahlbaum tarafından tekrar kullanıldı. Kahlbaum'un paranoya adını verdiği klinik durum yavaş gelişen iyi düzenlenmemiş hezeyanlar ile ortaya çıkıp hayat boyu devam eden, hayal görmenin olmadığı bir hastalıktı. 1893'te Kraepelin “Dahili sebeplerden meydana gelen, düzgün düşüncenin davranış ve isteklerin çok iyi korunduğu, sürekli ve sarsılmaz bir hezeyan sisteminin gizli bir şekilde gelişmesidir.” diye bir paranoya tanımı ortaya attı.

    Paranoid kişilik: Paranoid kişiliğe sahip kişiler, birer psikoz hastası değildirler. Bunlar aşırı derecede hassas ve şüpheci kişilerdir. Bu tip kişiliğin genel özellikleri arasında, kıskançlık, şüphecilik, başkalarına karşı genel güvensizlik, kibirlilik, hırçınlık, geçimsizlik, kincilik sayılabilir. Paranoid kişi, başkalarını yargılayarak kendisine düşman oldukları fikrine kapılır. Aldatılmayı çok kolay hisseder ve karşı çıkar. Güvensizliğini bağımsız ve kendine yeter olmaya çalışarak sağlamak ister. Bunun sonucu olarak tecrid edilmiş bir hayat yaşayan ve çevresiyle haberleşmesi azalan paranoid, gerçeklerden mahrum kalır. Bu tip kişilerin idraki dardır ve bencildirler. Kendisini başkasının yerine koymazlar. Savunma yapısının gereği olarak hatalarının aybını başkalarına yansıtır. Başarısızlığa tepki gösterir, vazgeçme yerine saldırıyla cevap verir.

    Paranoya'nın klinik belirtileri: Paranoya esas olarak bir muhakeme bozukluğu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun bir sonucu olan hezeyanlar, hastalığın hemen hemen tek klinik belirtisidir. Paranoya da hezeyanlar düzenlidir, kendilerine göre bir mantıkları vardır. Hezeyanlara esas teşkil eden muhakeme kusurları ve hatalı tefsirler hasta tarafından bir tabu şeklinde kabul edilir. Hezeyanlar, duygu ve düşüncelerine hakim olur. Bunlara kuvvetle inanan ve çevrenin de inanması için sayısız deliller bulmaya çalışan hastanın, günlük hayatı da hezeyanı ile uyum içindedir. Hasta; mağrur, şüpheci, etrafını tetkik edici tavırlar takınır. Çevresindeki her hareketi şüpheyle incelemeye başlar. Bunu gerçek hezeyanın ortaya çıkması takip eder ki, bu da genellikle bir büyüklük ve azamet fikriyle beraberdir. Çevresindeki insanların kendisine düşman oldukları, onu istismar ettikleri fikrindedir. “Paranoid davacı” denilen tipteki hastalar hayatlarını mahkemelerde geçirirler. Bunda da hezeyan tek bir konu üzerine kurulmuştur ve hayat boyunca dava ettikleri şey değişmez. Diğer bir hezeyan şekli de “keşif hezeyanı”dır. Keşiflerine “ihtira beratı” alıp, bunları satmaya çalışan, hatta basında ve kamuoyunda kendilerinden bahsettiren paranoyaklar vardır.

    Aşırı önem verdikleri bir fikre sahip olan bazı paranoidler de hayatları boyunca yeni bir politik düzen, devamlı sulh vs. peşindedirler. Garip dini, politik akımlar kurarlar veya iştirak ederler. Bazen siyasilere karşı saldırgan davranışları, suikaste kadar varan aşırılıkları görülür. Bunların kişilik analizleri, aşağılık komplekslerinin varlığını ortaya koymuştur. Böyle insanlar kötü niyetli kişiler tarafından kolaylıkla elde edilip, anarşi, ihtilal gibi tertiplerin içine sokulabilirler. Kıskançlık paranoyası, tehlikeli klinik tablolardan biridir. Şehvet paranoyasında şahıs sıklıkla kendisinden daha farklı bir sosyal sınıfa sahip birisinin kendisine aşık olduğunu iddia eder.

    Kendilerine dini bir önem atfeden, mehdilik, peygamberlik iddiasında bulunan “mistik paranoya” vak'aları, belli bir aileye ve hanedana mensup olma hezeyanları tarif edilmiştir. Esas olan, düzenli ve müzmin bir hezeyanın yerleşmesi, hastanın bütün davranışlarına hakim olması ve hezeyan dışında herhangi bir şahsiyet kusuru ve kişilik dağılması görülmemesidir.

    Paranoid psikozların sebep ve oluşu: Bu durumlara sebep olan faktörler değişiktir ve kişiden kişiye farklılık gösterir. Paranoid bozukluklar beyinle ilgili hastalıklarda çok görülürler ve bunama başlangıcı sayılabilirler. Paranoid bozukluklar, normal gözüken insanlarda fiziki sebeplerle tecrid olma, sağırlık gibi hissi bozukluklar sonucu meydana gelebilirler. Yabancı bir ülkeye göç eden kimselerde çevreyle münasebetin bozulması veya uzun süre hapishane hayatı bunlara örnek olarak gösterilebilir. Paranoya vak'aları herhangi bir sebep olmaksızın da ortaya çıkabilir.

    Paranoidlerde genel olan çevre düşmanlığı çocukluktan kaynak alabilir. Çocuğun kendisini sürekli baskı altında hissettiği otoriter aile yapılarında bu daha sıktır. Erikson'a göre, paranoya meyli olan kişi süt çocukluğu devresinde sosyal çevresinden temel güven duygusunu almamıştır. Bu güvensizlik, ebeveyn tarafından reddedilme, evde daha fazla tercih edilen bir kardeşin olması veya çevrede çocuğun güvenini sarsan hareketlerden dolayı olabilir.

    Kraepelin, kişiye zarar veren mühim bir olayı hezeyanın odağı ve başlangıç noktası haline getiren paranoya vak'alarını ayrı olarak incelemiştir. Hezeyanların gelişmesi için haksızlık olayı gibi bir vak'a başlangıç olabilir. Bundan sonra ortaya çıkan “paranoid davacı” tip bunun klasik örneğidir.

    Kretschmer, alıngan bir karakter zemininde gelişen hezeyan durumlarından bahsetmektedir. Bu vak'alarda, şahıstaki yetersizlik hissinin üzerine yıkıcı bir tecrübe de binince paranoid fikirlerin ön planda olduğu hastalık ortaya çıkmaktadır. Bu noktada hasta, herkesin kendisinin de içinde bulunduğu ahlaki çöküntüyü bildiğine ve devamlı bunu konuştuğuna inanmaktadır.

    Paranoya müzmin bir gelişme takip eder, kötüleşme olmazsa da iyileşme de hemen hiç bir zaman söz konusu değildir. Birçok paranoid hasta cemiyette iniş çıkışlarla birlikte varlığını sürdürür. Bu hastaların bir kısmı hezeyanlarını gizleyebilir. Tedavi olarak hastaya psikoterapi ve çevre değişikliği teklif edilebilir. Fakat hasta hekime güvenmediği sürece, tedavinin gayesine ulaşılamaz. Bu güvenin sağlanması da genellikle mümkün değildir.

    Kaynak: Rehber Ansiklopedisi

    *

    Somatizasyon bozukluğu
    Steadman Tıp Sözlüğünde somatizasyonun kelime anlamı stresin fiziksel belirtilere dönüştürülmesi olarak tanımlanmaktadır. Somatizasyon bozukluğu olarak tanımlanan hastalıkta da hastalarda tekrarlayan, yaygın bedensel ağrı ve yakınmalar mevcuttur ve bu ağrılar bedensel bir hastalıkla ilgili değildir. Gerçekte hastalarda kişisel ve toplumsal sıkıntıların beden dili ile ifade edilmesi söz konusudur.

    Bu hastalık genelde 30 yaşından önce başlar. Süreğen bir hastalıktır, sık tekrarlayan, değişen ve ağrı ile karakterize olan bedensel belirtiler görülür. Genelde bu ağrıları açıklayacak bedensel bir hastalık bulunamaz. Hastanın yaşam öyküsünde benzer şikayetlerin sıkı sık tekrarladığı görülür. Tekrar tekrar yapılan muayeneler ve ayrıntılı tetkiklerde ağrıları açıklayacak bir neden bulunamaz. Sürekli yakınmaları olan bu hastalar zaman içinde toplumda dikkat çekmeye ve bu sayede bazı sorumluluklarından kurtulmaya başlarlar. Herkesin bir araya geldiği toplumsal olaylarda (düğün, bayram ve cenaze gibi) bu kişilere hal hatır sormanın ardından hastalığı sorulur, hasta oldukları için onlardan bir şey yapması beklenmez ve özel ilgi gösterilir. Bu hastaların yıllardır hasta olduğu bilinir, ancak hastalığının ne olduğu tam olarak bilinmez. Her seferinde farklı yakınmalar getirirler ve bu yakınmalara genelde tanı konamaz. Hastaların yanında mutlaka bir ağrı kesici vardır ve bazen bu hastalar birbirlerine şeker gibi ağrı kesici ikram ederler. Hemen hemen tüm ağrı kesicileri kullanmışlardır ve ağrı kesici tüketimi çok fazladır. Gittikleri doktorlardan değişik ağrı kesiciler talep ederler ve çok sayıda ilacın olduğu reçeteler yazıldığında memnun olurlar. Doktor bir neden bulamadığında veya ilaç önermediğinde bundan memnun olmaz ve başka doktor arayışına girişirler.

    Erken yaşlarda başlayan bu hastalık kişilik sorunu gibi süreğendir. Hastalar bu hastalıkları yolu ile toplumsal ilişki kurarlar.

    Somatizasyon bozukluğu adı altında toplanan belirtiler şunlardır: (bu tanıyı koyabilmek için DSM 9’a göre tanımlanan bu 34 belirtiden en az 13 tanesi aynı kişide görülmüş olmalıdır)

    1. Kusma
    2. Kol ve bacak ağrısı
    3. Nefes darlığı
    4. Sağırlık
    5. Yürüme zorluğu
    6. Karın ağrısı
    7. Sırt ağrısı
    8. Çarpıntı
    9. Çift görme
    10. Kas ağrısı
    11. Eklem ağrısı
    12. Bulantı
    13. Sersemlik
    14. Bulanık görme
    15. İdrar yapma güçlüğü
    16. Karında şişkinlik hissi
    17. İdrar yaparken ağrı duyma
    18. Unutkanlık
    19. Körlük
    20. Cinsel ilişki sırasında cinsel organlarda yanma
    21. İshal
    22. Baş ağrısı dışındaki bedenin herhangi bir yerinde ağrı duyma
    23. Yutma güçlüğü
    24. Bayılma
    25. Cinsel isteksizlik
    26. Değişik besinler yediğinde bunları tolere edememe
    27. Ses kısıklığı
    28. Sara benzeri nöbet geçirme
    29. Göğüs ağrısı
    30. Cinsel ilişki sırasında ağrı duyma
    31. Ağrılı adet görme (kadınlarda)
    32. Düzensiz adet görme (kadınlarda)
    33. Aşırı adet kanaması (kadınlarda)
    34. Gebelik boyunca kusma (kadınlarda)

    Belirtiler genelde hastayı da rahatsız edici düzeydedir. Bu nedenle hastalar sıklıkla doktora başvururlar, değişik ağrı kesiciler kullanırlar ve genelde yaşam tarzlarını da hastalığa göre değiştirirler.

    Hastalığın görülme oranı toplumdan topluma değişir. Yabancı ülkelerde binde 1-2 gibi rakamlar verilmektedir. Yurdumuzda ne sıklıkta görüldüğü konusunda bir araştırma yoktur. Ancak benim klinik gözlemlerim bu oranın yurdumuzda çok daha fazla olduğu yönündedir. Bizim kültürümüzde sıkıntıların beden dili ile ifade edilmesi sıktır. Çoğu depresyon hastası bile hastalıklarını bedensel yakınmalarla anlatmaktadır. Profesyonel olmayan kişiler bu bedensel yakınmaların altında yatan depresyon belirtilerini sıklıkla fark etmezler. Kocasıyla şiddetli bir tartışma sonrası bayılan ve şiddetli bedensel ağrılardan yakınan kadın hastalara sık rastlanmaktadır. Yine kocasıyla duygusal bir yakınlık içine giremeyen, huzursuz bir evlilik yürütmek zorunda kalan, kocasından saygı görmeyen veya dayak yiyen kadınlarda cinsel ilişki sırasında ağrı ve yanma gibi belirtilere sıklıkla rastlıyoruz. Bu belirtilerin anlamı “ben ruhsal olarak çok sıkıntıdayım ve bu sıkıntıyı kaldıramıyorum” şeklinde yorumlanabilir. Yakınmalar bedensel olduğu için çözüm içinde genelde başka branştan doktorlara başvurulur. Bu yakınmalarla kadın doğum, nöroloji, dahiliye, kardiyoloji gibi başka branştan doktorlara başvuran hastaların sayısı oldukça fazladır. Bu hastalara genelde bedensel bir hastalık tanısı konamaz veya bedensel bir nedene yönelik tedavi başlandığında genelde tedaviden yanıt alınamaz.

    Ekonomik gücü kısıtlı, evlenmemiş ve eğitim düzeyi düşük kişilerde hastalığın görülme olasılığı artmaktadır. Ailesinde bu hastalık olan çocuklarda ileride bu hastalığın görülme oranı 11 kat artmaktadır. Bu belirtilerle gelen çocuk hastalarda ailesinde benzer hastalık olan bir kişi olup olmadığı araştırılır. Yine bu çocukların ailelerinde madde kullanımı veya antisosyal kişilik görülme olasılığı artmaktadır.

    Bazı hastalar da az sayıda belirti olabilir bu durumda tanı konamaz. Bu hastalık tek başına bulunabileceği gibi diğer psikiyatrik hastalıklarla da sıklıkla bir arada bulunur. Somatizasyon bozukluğu ile bir arada görülen diğer hastalıklar depresyon, anksiyete bozukluğu ve kişilik bozukluklarıdır. Fobi ve panik hastalarında da benzer belirtiler olabilir.

    Bu hastalarda bazen intihar girişimi olabilir ancak öldürücü intihar girişimi nadirdir.

    Hastalık nedeni ile hastaların genelde karışık ve dalgalı bir yaşamı vardır. Bu hastalarda eşler arasında tartışmalar, ayrılma ve boşanmalar, iş yerinde sorunlar sıktır.

    Hastalığın neden ortaya çıktığı tam olarak bilinmemektedir. Hastalığa biyolojik, sosyal ve psikolojik faktörlerin yol açtığı ileri sürülmektedir.

  • Sosyal nedenler: hastalar sosyal ilişik kurabilmek için bedensel yakınmalarını kullanıyor olabilirler. Örneğin kocasının her akşam kahveye gitmesini istemeyen bir ev hanımı bunu direk ifade etmek yerine kocasının evde kalmasını sağlamak için sürekli hasta olduğunu yalnız kalamayacağını öne sürüyor olabilir. Yine çocuklarından bir istekte bulunurken hastalığını öne sürebilir. Bazı hastalar yaşadıkları stresle başa çıkmak için bedensel yakınmalar kullanırlar. Örneğin psikolojik kökenli bayılmalarda olduğu gibi kişinin bilinç dışı çatışmalarının doğurduğu stres bayılma ile sonuçlanabilir.
  • Psikodinamik nedenler: Freud’a göre cinsel içgüdülere bağlı bilinç dışında olan çatışmalar bazı hastalarda bu belirtileri ortaya çıkarmaktadır.
  • Biyolojik nedenler: bazı araştırmacılar bu hastalığın nöropsikolojik nedenlere dayandığını öne sürmektedir. Bu hastalarda dikkat ve bilişsel işlevlerde bozukluk olduğu ve bunun sonucunda algı bozuklukları oluştuğu ileri sürülmektedir. Bu hastalığın genetik yatkınlığı olduğu düşünülmektedir. Hastaların birinci derece yakınlarında hastalığın görülme oranı %10-20’dir. Yine bu ailelerde madde kullanımı ve kişilik bozuklukları daha sık görülmektedir. Yine sitokinler denen bağışıklık sisteminde haberci rolü oynayan bazı maddelerin bu hastalığın ortaya çıkışında rol oynayabileceği düşünülmektedir. Bu konuda kesin bir veri olmamakla beraber araştırmalar halen devam etmektedir.

    Somatizasyon bozukluğunun ayırıcı tanısında hipokondriazisi düşünmek gerekir. Hipokondriasis daha geç yaşta ortaya çıkar, genelde tek belirti ile karakterizedir. Örneğin midesi çürümüştür, yakında bu hastalıktan ölecektir ve doktorlar bu hastalığa tanı koyamamaktadır. Hastalar bu hastalıktan öleceğini düşünür ve bu düşünceleri saplantı düzeyindedir. Gidilen her doktorda tekrar tekrar bu hastalığın ortaya çıkarılması istenir. Yapılan tetkikler ve muayeneler hastanın böyle bir hastalığı olmadığına telkin etmeye yeterli gelmez, her seferinde başka doktorla aynı araştırmalar tekrarlanır. Somatizasyon hastalarında ise değişik belirtiler söz konusudur, birkaç ay başı ağrır bunun araştırılması yapılır buna yönelik ilaç başlanır, iyileştikten bir süre sonra sırtında açıklanamayan ağrılar başlar, bunu takiben bulanık görmeden yakınır vb.. çok sayıda doktora başvurur ve değişik operasyonlar geçirirler. Ancak her seferinde bir süre sonra hastalık başka belirtilerle tekrar başlar.

    Somatizasyon bozukluğu süreklidir ve tekrarlayıcıdır. Kesin tedavisi henüz bilinmemektedir. Genelde ergenlikte başlar ancak 30 yaşlarında başlayan vakalar da vardır. Stresli durumlarla karşılaşıldığında yeni belirtiler ortaya çıkar; her belirti kümesi 6-9 ay devam edebilir. Bir belirtinin ortadan kalkıp diğer bir belirtinin ortaya çıkması arasındaki zaman 1 yıldan uzun değildir. Yani hastalar iyileştikten sonra en geç bir yıl içinde başka belirtilerle yeniden hastalanırlar. Yeniden hastalanma genelde stresli bir durumla karşılaşılan bir döneme rastlar. Belirtilerin ortaya çıkışı ile yeni doktor arayışı başlar.

    Somatizasyon bozukluğu olan hastalar bedensel hastalığı olan hastalara göre daha az toplumsal uyum gösterir ve somatizasyon bozukluğu olan hastaların işteki verimleri bedensel hastalığı olan kişilere göre daha düşüktür.

    Tedavide belli bir ilaç ve tedavi yöntemi bilinmemektedir. Ancak hastaların toplumsal uyumun ve iş verimini artırmak amacı ile psikolojik destek verilebilir. Yine bu hastalarla ilişki kurmada psikiyatristin tutumu çok önemlidir.
  • *

    Sosyal fobi
    Sosyal fobi, temel özelliği başka insanların da bulunduğu ortamlarda aşırı heyecan duymak olan bir hastalıktır. Sık görülen türlerden birisi sosyal fobidir. Sosyal anksiyete duyan kişiler başka insanların kendilerini yargıladığı ve negatif değerlendirdiği düşüncesi ile yetersizlik, aşağılanmışlıkhisseder ve hayal kırıklığına uğrarlar. Bu kişiler yalnız başlarına kaldığında sıkıntı duymazlar ve anksiyete belirtilerinin sosyal aktivitelerle direk ilgisi vardır. Sosyal fobikler yabancılarla tanışmaktan,tanımadıklarının yanında konuşmaktan veya hareket etmekten rahatsızlık duyar.

    Yanlış bir şey yapacak, söyleyecek ve sanki insanlar onunla alay edecek, onu yadırgayacak, aşağılayacak, herkesin içinde rezil olacak gibi hisseder. Konuşurken herkes ona bakıyormuş gibi gelir. Yaptıkları en ufak hatalar gözlerinde çok büyür, rezil olduklarını düşünürler.

    Özgül sosyal fobide topluluk önünde konuşamama gibi belirli bir duruma özgül olarak anksiyete gelişmesi gözlenirken yaygın sosyal fobide hemen hemen bütün sosyal aktivitelerde anksiyete oluşur.
    Sosyal fobi şu durumlarda ortaya çıkabilir:

    Topluluk içinde konuşma
    Partiye katılma, yabancılarla tanışma gibi sosyal aktiviteler
    Bir iş yaparken başkaları tarafından izlenme
    Patron veya amir gibi üstleri ile konuşma
    Karşı cinsten birileri ile tanışma veya buluşma
    Umumi tuvaletleri kullanma
    Telefonda konuşma
    Başkalarının yanında yazı yazma
    Herkesin içinde yüz kızarması veya kontrolünü kaybetme korkusu v.b.

    Bu hastalar korktukları durumlarla karşılaştıklarında anksiyeteleri artar. Örneğin sosyal fobisi olan bir öğrenci ders anlatmaya kalktığında dili tutulur, yüzü kızarır, söyleyeceklerini unutur, herkes ona bakıyormuş gibi gelir ve bu nedenle performansı düşer. Bu hastalar korkularının anlamsız olduğunun farkındadır ancak korkularına engel olamazlar.Sosyal fobinin utangaçlıktan ayrılması gerekir. Yeni bir ortama giren veya yeni insanlarla tanışan hemen herkes az da olsa anksiyete yaşayabilir, ancak bu her zaman rahatsızlık olarak tanımlanamaz. Bu anksiyetenin sosyal fobi olarak tanımlanabilmesi için sıkıntı duyan kişilerin sosyal ortamlardan kaçınması gerekir. Sosyal fobiklerin en önemli özelliğide sıkıntıyı duymamak için yaptıkları bu kaçınma davranışlarıdır. Utangaç insanlar yeni bir ortama girdiğinde sıkıntı duyabilirler fakat sıkıntıya girmemek için sosyal aktivitelerini kısıtladıkları pek görülmez. Ayırıcı tanıda buna dikkat etmek gerekir.Hastaların hissettikleri anksiyete çok şiddetli olmakta ve bu duyguları yaşamamak için başvurdukları kaçınma davranışları bu kişilerin evde, işte, okulda ve diğer sosyal ortamlarda performansını düşürmekte ve ilişkilerin bozulmasına yol açmaktadır.Okul başarısı düşmekte, işte verim azalmakta veya eşler arasında sorunlar ortaya çıkmaktadır. Ortaya çıkan sosyal izolasyon kişiyi çoğu zaman depresyona sürüklemektedir.Bir başka yaklaşımda ise kişiler bu sıkıntılarından kurtulabilmek için alkol kullanımına yönelmektedir. Yapılan araştırmalarda bu hastalarda alkol ve madde bağımlılığı normal topluma göre daha sıktır. Bunun en önemli nedeni alkolün hastalar tarafından anksiyete giderici olarak kullanılmasıdır.

    Çevrede başka kişi veya kişiler, özellikle de yabancı kişiler, sosyal fobi hastasının şiddetli bir kaygı, sıkıntı, huzursuzluk ve utangaçlık duymasına yol açar. Bu durumda sosyal fobik şu tepkilerin bir kısmını veya tamamını gösterir:

    - Yüz kızarması

    - Ses titremesi

    - Konuşamayacağı, tutulup kalacağı duygusu

    - El titremesi

    Herkesin kendisine baktığı, kendisini eleştirdiği hissi, küçük düşme endişesi.

    Yani sosyal fobik; tanımadığı kişilerin önünde aşağılanmasına veya utanmasına sebep olacak biçimde davranacağından, yüzünün kızaracağından, titreyeceğinden aşırı derecede korkan insandır.

    Sosyal fobiklerin en büyük tasası topluluk önünde konuşmaktır. Kendi evlerinde ve aile üyeleri arasında genellikle rahat ederler. Özellikle makam sahibi kişiler karşısında yukarıda saydığımız belirtilerin ortaya çıkma ihtimali yüksektir. Karşı cinsle konuşmak sosyal fobili bazı insanlar için başlı başına bir problemdir. Sosyal fobikler arasında bekarlık oranı yüksektir. Kimi sosyal fobikler ise topluluk önünde mesela yemek yemek gibi bazı davranışları yapmaktan sıkıntı duyarlar.

    Sonunda sosyal fobiğin hayatı bir ıstıraba döner. Öğrenci ise okulda öğretmen kendisine soru sorduğunda kalkıp cevap vermek, öğretmen ise ders anlatmak sosyal fobik için büyük bir işkencedir. Pek çok sosyal fobik devlet dairesine, bankaya gidip işini yaptıramaz. Bazıları telefonla bile konuşamaz. Ağır vakaların sokağa çıkmaya, bakkala gitmeye, biletçiden otobüs bileti almaya bile tahammülü yoktur. Bunlar sonunda kendilerini eve hapsederler, okulda başarısız olurlar, çalışma hayatları sona erer.


    SOSYAL FOBİ KİMLERDE GÖRÜLÜR?

    Sosyal fobi genellikle ergenlik yıllarında başlayan ve tedavi edilmezse müzmin seyreden bir bozukluktur. 25 yaşından sonra başlayan sosyal fobi vakası nadirdir. Ancak sosyal fobikler ekseriya rahatsızlık başladıktan 15-20 yıl sonra doktora giderler. Çünkü sosyal fobinin tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu bilmezler ve bozukluğu kişiliklerinin bir parçası olarak görürler.

    Kadınlarda da erkeklerde de görülebilir. Kadınlarda 1.5-2 kat daha sık olmakla birlikte sosyal fobi yüzünden doktora başvuranlar daha çok erkeklerdir.

    Sosyal fobisi olanlarda evli olmama oranı, genel topluma göre yüksektir.


    SOSYAL FOBİNİN SEBEBİ NEDİR?

    Sosyal fobi, ırsiyetin orta derecede katkıda bulunduğu bir hastalıktır. Akrabaları arasında sosyal fobik olan kişilerin bu hastalığa yakalanma riski bir miktar daha yüksektir.

    Sosyal fobiklerin beyinlerinde bir takım kimyasal ve elektriksel bozukluklar olduğu, yapılan incelemeler sonucunda anlaşılmıştır. Bazı ilaçların sosyal fobi tedavisinde oldukça etkili olması, sosyal fobinin temelde �beyinde faaliyetinde bir bozukluk� olduğu tezini doğrulamaktadır.

    Sosyal fobinin genellikle utangaç, çekingen, kendine güveni düşük, reddedilmeye duyarlı, ama başkaları üzerinde olumlu intiba bırakma arzusu duyan kişilerde ortaya çıktığı düşünülmektedir. Bu kişiler başkaları tarafından beğenilmediklerinde bunun değer ve sosyal mevki kaybına yol açacak bir felaketle sonuçlanacağını inanırlar.

    Yani sosyal fobi, bazı kişilik özellikleri zemininde ve bazı ailelerde daha kolay gelişen bir beyin hastalığıdır.


    SOSYAL FOBİ İYİLEŞİR Mİ?

    Sosyal fobi günümüzde oldukça iyi tedavi edilen bir rahatsızlıktır. Ama tedavi edilmediğinde ağır sonuçlara yol açabilir.

    Psikiyatristler, sınıfta derse kaldırıldığında duyduğu heyecana dayanabilmek veya akranlarıyla ilişkilerinde daha az kırılgan ve daha cesur olabilmek için, henüz ortaokul yıllarında alkol ve madde kullanmaya başlayan çok hasta görürler.

    Sosyal fobiklerin eğitim ve iş başarıları, hayatta gösterdikleri performans genelde düşüktür.

    Öte yandan bugün radyoda televizyonda program yapan ve bu işi de başarıyla yürüten çok sayıda iyileşmiş sosyal fobik vardır. Ancak çoğu sosyal fobik tedavi başvurusunda bulunmamakta, berbat bir hayata katlanmak zorunda kalmaktadır.


    SOSYAL FOBİ NASIL TEDAVİ EDİLİR?

    Sosyal fobinin tedavisinde iki silahımız vardır:

    İlaç tedavisi

    Günümüzde sosyal fobi tedavisinde oldukça etkili olan, bağımlılık yapmayan, uyku-sersemlik gibi yan etkilere yol açmayan ve kalıcı düzelme sağlayabilen birtakım ilaçlar vardır. İyi bir ilaç tedavisiyle kimi zaman psikoterapiye dahi gerek kalmadan kişi dertlerinden kurtulmaktadır.

    Psikoterapi

    Psikoterapi, sosyal fobi tedavisinde oldukça etkilidir. Sosyal fobiklerde genellikle �bilişsel-davranışçı terapi� denilen psikoterapi yöntemi uygulanmaktadır.

    *

    Stres (bağışıklık)
    Aslında yeryüzünde insanoğlu ile birlikte var olan stres, son yıllarda dünyada ve ülkemizde zorlaşan yaşam koşulları ve bu koşulların artan baskısına paralel olarak daha çok gündemimize geliyor. Bizi zorlayan koşulları, duygusal durumumuzu, iş ve öğrencilik yaşantımızı tarif etmek için "çok stresli" ifadesini sıklıkla kullanmaya başlamadık mı?

    Geçtiğimiz aylarda yapılan bir araştırmada, görüşülen kişilerin yarısından fazlasının iş stresine bağlı uyku sorunu, her beş kişiden birinin de depresyon şikayetinin bulunması, iş yaşamındaki yoğunluk ve stresin ve buna bağlı sağlık problemlerinin önemli boyutlarda arttığına dikkat çekiyor. O kadar ki görüşülen kişilerin dörtte biri, iş yaşamındaki stresin azalması karşılığında maaşlarından kesinti yapılmasına razı olduklarını belirtmişler!

    İş Stresi


    Bireyin tehdit ve baskı unsurları karşısında duyduğu endişe ve gerginlik olarak tanımlanabilen stresin en önemli sebeplerinden birisi hiç kuşkusuz iş yaşantısı ve çalışma koşulları. Öyle ki; iş ile ilgili stres, "iş stresi" olarak ayrı bir başlık altında inceleniyor. Yaşamımızın üçte birini, birçoğumuzun ise daha fazlasını geçirdiği iş yerimiz, stres kaynaklarımızın çoğunun yuvası.

    Yapılan araştırmalar "iş stresi"nden en çok etkilenen meslek gruplarını şöyle sıralıyor :

  • Polisler
  • Askerler
  • Öğretmenler
  • Doktorlar
  • Taksi-Otobüs Şöförleri
  • Call-Center Çalışanları
  • Borsacılar (Dealer/Broker)
  • Hava Trafik Kontrolörleri
  • Öğrenciler

    İş tanımındaki belirsizlik, zaman yetersizliği, kişiler arası çatışma, kariyer belirsizliği, aşırı sorumluluk, yoğun iş yükü, iş güvenliği, fiziki mekan ise "iş stresi"ni tetikleyen faktörlerin bazıları.

    Dolayısıyla son yılların zor, rekabetçi ve aşırı çalışmaya dayalı iş ortamlarından kaynaklanan stresin, insan sağlığını tehdit eder duruma geldiğini söylemek hiç de yanlış olmaz.

    Stres Bağışıklık Sistemini Zorluyor


    Uzun süreli kronik stres bağışıklık sistemini zayıflatıp, sağlığımızı tehdit eden durumlara neden olur:

  • Vücudun enfeksiyonlara karşı direncini azaltır
  • İnsanların üst solunum yolu enfeksiyonlarına yakalanma olasılığını 3-5 misli artırır.
  • Kanser, ülser insidansında artışa sebep olabilir.
  • Sırt ve omuz ağrılarını artırabilir.
  • Kalp krizi riskini artırır.
  • Yorgunluğa, bitkinliğe yol açar.
  • Metabolizmayı bozarak yaşlanmayı hızlandırır.
  • *

    Stres Nedir?
    Bazı insanlar stresi, çıkarttığı migren, yüksek tansiyon, sinir, ülser vb. hastalıklardan yola çıkarak tanımlarlar. Bazıları ise stresi artıran değiskenler üzerinde dururlar (insanlararasındaki iletişimsizlik, fazla iş, görev değişiklikleri, hızlı değişim gibi).

    Her birey stresi sezgileriyle az çok algılayabilir. Fakat insanlarin çoğunun stresi tanımlaması sanıldığı kadar kolay değildir. stres, her bireyin adaptasyon yeteneğine göre verdiği tepkidir. Bazılarında pozitif etkiler (enerji, uyarılmış davranış, migren) ortaya çıkarır.

    Stres kaçınılmazdır:
    Stres, hayatın vazgeçilmez bir parçasıdır. Çünkü, insana çevredeki uyaranlar karşısında daha iyi davranma firsatini verir. sıfır stres, ölümdür. Çünkü, bu durumda birey çevreden gelen etkilere tepki vermeye yetecek enerjiden yoksun demektir. Aşırı stres de ölümcül olabilir. Çünkü bu durumda birey aşırı enerji sarfetmekte ve tükenmektedir. Çözüm, her bireyin kaldırabileceği ölçüde (optimum) stres ile doyumlu ve olumlu bir hayat sürdürebilmesidir.
    İki tür stres vardır. Bunlardan "Olumlu Stres" (iyi stres) olumlu sonuçlar çıkartır. Kaygı yerine, zor bir amaca ulaşırken bireyi meydana getiriciliği kullanmaya yönelten, kişiye doyum ve yaşama sevinci veren strestir. "Olumsuz Stres" (kötü stres) ise; bireyin kendine güvenini kaybetmesine neden olan, yetersizlik duygularına sevkeden, çaresizlik, umutsuzluk ve hayal kırıklığı çıkartan sterstir. olumsuz stresin örgütsel çıkarcılığı öldürücü etkisi vardir.

    İş ortamından kaynaklanan öğeler:
    Insan, is ortamında uyum arar. Uyumun olmaması bir stres kaynağıdır. Insanı işgörmekten alıkoyacak bir engelleme çıkartır. Birçok örgüt durumun farkında olduğundan, uyum çıkartmaya yönelik çeşitli çalışmalar yapıyor. Bu çalışmalardan birçoğu maalesef basarılı olamıyor.
    Uyumlaştırma aşağidaki üç durumun varlığına bağlıdır:

    Bireylerarası ilişkiler:
    Örgütteki bireyin diğerleri tarafından tanınması ve kabul edilmesi halinde olumlu ilişkiler, olumlu örgütsel ortamlar çıkartarak işgörenlerin topyekün sağlıklı olmalarında önemli bir rol oynar.

    Stres çıkartıcı bu ortamları genelde, işsizliğin yaygın olduğu ekonomik kriz dönemlerinde daha sık rastlanır.
    Bireylerarasi iliskilerde belirleyici olan en önemli öge liderlik stilidir.

    Bireylerarası rekabet:
    Bütün örgütlerin, para, terfi ve başka konularda sınırları vardır. Örgütte bu sınırlı olanaklara ulaşabilmek için bireyler birbirleriyle rekabet ederler. Bu rekabet önemli bir stres kaynağıdır.
    Bu ulumsuzluğuna rağmen, bazı işletmeler işgörenin kapasitesini maksimum düzeyde harekete geçirmek için rekabeti teşvik ederler.
    Bir yarışmada her zaman bir kazananın bir de kaybedenin olması normaldir. Zaferin bedeli çoğu zaman bireye oldukça pahalıya malolmaktadir.
    Rekabet, bireyi gelişmeye yöneltir. Fakat aşırı rekabet örgütü yaşanmaz hale getirebilir.
    Is yerinin fiziksel özellikleri: Işyeri doktorları ve diğer araştırmacıların çalışmaları ortaya koymustur ki, ısı, gürültü, ışık, titresim, kirlilik vb. fiziksel kosullar, birey açısından kabul edilemez düzeydeyse, stres kaynağıdır.
    Gürültünün insanda sadece fiziksel değil psikolojik rahatsızlıklara neden olduğu bilinmektedir. Isgörenin sinirsel ve fiziksel sistemini alt üst etmesinin yaninda gürültü, isletmede enerji savurganlığı ve gereksiz harcamalara da neden olabilir.

    Bireysel Ögeler
    Birey ve bireyin içinde bulunduğu durumdan kaynaklanan beş temel öğe, stres kaynağıdır Bunlar aşağıda sırasıyla incelenmektedir:

    Bireyin kişiliği: Insanlar kişilikleriyle (bagımsızlık, esneklik, kaygı, katılık, heyecan vb. durumlarla) bağlantılı davranışlar gösterirler. Friedman ve Rosenman isimli iki kardıyologun gerçekleştirdikleri araştırmalara göre, iki kişilik tipi saptamışlardiı. Bunlar A tipi kişilik ve B tipi kişiliktir. A tipi kişiliğe sahip olanlar, B tipine göre strese daha yatkındırlar ve bunların kalp-damar hastalıklarına yakalanma riskleri daha yüksektir.
    Sterste kişilik önemli bir ögedir. Bununla birlikte stresin çıkartıcağı etkinin derecesi, kisilikle görevin gerekleri arasındaki iliskiden daha çok etkilenmektedir.

    Bireyin fiziksel durumu:
    Bireyin fiziksel açıdan iyi durumda olması strese direnç göstermesini kolaylaştııacaktır. Montreal'de Concordia Üniversitesi'nden David Sinoyor yönetiminde yapılan bir araştırmaya göre; fiziken iyi durumda olan bireylerin günlük hayattan kaynaklanan sayısız strese daha kolay karsı koyduğu belirlenmiştir.

    Stres çıkartan diğer durumlar: Insanların stres düzeyi, hızla değişen dünyada yaşayan insanlarin daha fazla yakınmalarına neden olacak kadar yükselmiştir. Stres çıkartan durumlar, bireyin kontrolünü kaybetmesine neden olur.
    Örnegin; terfi etmeyi bekleyen bir kisiye, ekonomik kriz nedeniyle işine son verildiğinin bildirilmesi böyle bir duruma örnektir. Bu olay karşısında işgörenin tepkisini kestirmek kolay değildir. Kalp krizi geçirebilir, yöneticiye bağırıp çağırabilir, bir seyler kırıp dökebilir. Bu kişide kontrol tamamen kaybolmustur.

    Bireysel kariyer:
    Örgütte çalışan her birey için planlanmış olan kariyer politikası, bireyde stres çıkartan bir diğer etkendir. Terfi, emeklilik, transfer kararını verirken yönetimin elinde herkese rasyonel davranılacağını gösteren kriterler yoksa, isgören yönetiminin kariyer konusunda adil davranmadığını düşünüyorsa, bu durumda stres düzeyi yükselecektir.

    Örgütsel Ögeler
    Örgütsel ögelerden kaynaklanan stresörler üç nedene dayandırılabilir. Bunlari şöyle açıklamak mümkün:

    Hiyerarsik yapı:
    Her durumda başarılı olabilecek bir örgütsel yapının reçetesini vermek nasil mümkün değilse, aynı şekilde stersin yakici etkisini minimize edecek evrensel bir yapı da yoktur. Sadece bazı örgütsel yapıların diğerlerine nazaran strese daha yatkın olup olmadığından söz edilebilir.
    Örneğin; merkezi yapılar karar almayı ve girişimciliği yavaşlaıir. Bu yapılar güç çatışmaları nedeniyle rasyonel kararlardan çok politik kararlarin alınmasına daha uygundur.

    Örgütteki değişim ve yeniliklerin çıkarttığı belirsizlik:
    Sürekli gelişen ve değişen dünyada insanlar daha fazla yenilikle karşılaşıyor. Belirsizlik; bireyin bilgi sahibi olmadığı ya da az bilginin bulundugu bir yeniliğin işletmede uygulamaya konulması, bir reorganizasyon çalışması vb. durumlarda ortaya çikan değişim karşısında, bireyin kendisini çaresiz hissetmesidir. Bu durumda işgörenler yeniliğe direnç göstererek kendilerini savunmak isterler. Kanada'da gerçekleştirilen araştırmalar belirsizlik kavramını şöyle somutlaştırmıştır:
    Belirsizlik birçok duruma bağlı olarak ortaya çıkabilir. Bunlar şöyle sıralanabilir:
    - İsgören terfi etme ve ilerleme imkanlari hakkıda yeterli bilgiye sahip olmayabilir.
    - İsgören görev tanımlarının bulunmadığı bir iş yerinde çalışıyor olabilir.
    Başka araştırmalar ise işgörenin isini kaybetme korkusunun neden oldugu belirsizlikten söz eder.

    Stresle başa çıkmak ve huzurlu yaşamak için öneriler:
    • Kendinizi, sözde stres yaratan belirli ve kaynakları tanıyın.
    • Kişiler arasi iyi iliskiler kurun.
    • Bedeninizi kontrol edin.
    • Dengeli beslenin.
    • Bugünün işini yarına bırakmayın.
    • "Her işi yaparım" ya da "Hiçbir şey yapamam" demeyin.
    • Zihinsel özelliklerinizi doğru değerlendirin.
    • Yitirdiklerinizin nedenini arayin.
    • Zamanin tutsağı olmayın.
    • "Hayır" demeyi bilin.
    • Önce özeleştiri yapın ve herkes tarafından sevilmeyi beklemeyin.
    • Yapabileceklerinizle yetinmeyi bilin.
    • Kendinizi vazgeçilmez görmeyin.
    • Alkolik gibi işkolik olmayın.
    • İşinizi gerçek olanaklarınızla uyumlu kılın.
    • Dinlenmeyi bilin.
    • Spora zaman ayırın, fizik egzersiz yapın.
    • Solunumunuzu denetleyin.
    • Savunma mekanizmalarindan yararlanin.
    • Davranışlarınızı düzenleyin.
    • Öfkenizi yenin.

    *

    Stress yönetimi
    Heyecansal gerginlik tüm hayatınızı etkileyebilir. Bu etkilenmeyi en az seviyeye indirmek; insan sağlığı ve uzun yaşamak için son derece gereklidir. Yapılan araştırmalar stresin, pek çok hastalığın başlamasında ve artışında sebep olduğunu göstermektedir. İç sıkıntısından, vücudun bağışıklık sisteminin bozulmasına kadargeniş bir yelpazede insan sağlığını etkilemektedir. Stres tüm dengeyi alt üst eder. İçinizdeki gelen sıkıntıyı atamadıkça gerginlikten kurtulamazsınız ve gerginlik arttıkça sıkıntınız yoğunlaşır. Zihinsel düzenlemelerle, yeni şartlandırmalarla stresi yenmek artık daha kolay. Kendi gücünüzü kullanarak, gerginlik giderici; vücudu ve zihni gevşetme egzersizlerini öğrenerek stresle baş edebilirsiniz.

    Vücuttaki kimyasal dengeleri sağlayan merkez beyninizdir ve beyninizde düşünceleriniz yönlendirmektedir. Her şey düşünceden doğar: Karamsar düşünce vücuttaki kimyasal dengeleri de olumsuz olarak etkiler. Dolayısı ile olumlu düşüncenin gücünü göz ardı etmemek gerekmektedir. Bu nedenle düşüncelerimiz bizim kontrolümüz altında olmalıdır. Düşüncelerimizi ve bedenimizi kontrol altına alabilmenin ilk adımı dikkatimizi bir noktada toplamayı öğrenmekten geçer. Yapılan araştırmalara göre iyi ve kalıcı öğrenme beynin sağ ve sol yarıküresini dengeleyerek elde edilen öğrenmedir. Memory Centers'da beynin biyoelektrik haritası çıkartıldıktan sonraCEEG' de yavaşlama gösteren dalgaların olduğu bölgeye biofeedback ile egzersiz yaptırılır. Biofeedback asimetrik yapı gösteren tarafları eşitlemek amacıylada kullanılır.Alfa dediğimiz rahatlatıcı olan ve stressiz öğrenme halini ortaya çıkaran dalgaları azami yüksekliğe çıkarmak hedeflenir. Gevşeme egzersizleri ile beraber beyninizin yaydığı dalgaları bilgisayar ekranında görebilirsiniz. Ve sonunda bilinç olarak düşünce sisteminizi kontrol altına alarak egzersizlerinde eğitimini aldıktan sonra beyninizin istediğiniz dalga ortamına girmesini sağlayabilirsiniz.

    STRES YÖNETİMİNDE YENİ BİR YAKLAŞIM : NEUROBIOFEEDBACK

    Yoğun stres, organizmada otomatik olarak birtakım fizyolojik belirtilerin oluşumuna yol açar. Çarpıntı, nefes darlığı, kas gerginliği ve ilerleyen dönemde bunlara eklenen unutkanlık, dikkat dağınıklığı gibi yakınmalar, özellikle çok şiddetli olduğunda, kişinin yaşamını aksatan bir boyuta ulaşabilir. Bunların psikolojik kökenli olduğunun bilinmemesi, kişiyi çeşitli tetkik ve tedavi arayışlarına yöneltebilir. Bu belirtilerin kaybolması ancak kaygı düzeyinin azaltılmasıyla mümkündür.

    Biofeedback, kişinin bu fizyolojik belirtileri kontrol etmesine, bir anlamda da psikolojik olarak gevşeyip rahatlamayı öğrenmesine yardımcı bir tekniktir. Merkezimizde bu amaçla geliştirilmiş en etkin yöntemlerden biri olan "neurobiofeedback" kullanılmaktadır. Kişiler bilgisayar ortamında "beyin dalgalarını" gözlemlemekte ve stresi kontrol etmeyi öğrenmektedir

    *

    Stress yönetimi
    Heyecansal gerginlik tüm hayatınızı etkileyebilir. Bu etkilenmeyi en az seviyeye indirmek; insan sağlığı ve uzun yaşamak için son derece gereklidir. Yapılan araştırmalar stresin, pek çok hastalığın başlamasında ve artışında sebep olduğunu göstermektedir. İç sıkıntısından, vücudun bağışıklık sisteminin bozulmasına kadargeniş bir yelpazede insan sağlığını etkilemektedir. Stres tüm dengeyi alt üst eder. İçinizdeki gelen sıkıntıyı atamadıkça gerginlikten kurtulamazsınız ve gerginlik arttıkça sıkıntınız yoğunlaşır. Zihinsel düzenlemelerle, yeni şartlandırmalarla stresi yenmek artık daha kolay. Kendi gücünüzü kullanarak, gerginlik giderici; vücudu ve zihni gevşetme egzersizlerini öğrenerek stresle baş edebilirsiniz.

    Vücuttaki kimyasal dengeleri sağlayan merkez beyninizdir ve beyninizde düşünceleriniz yönlendirmektedir. Her şey düşünceden doğar: Karamsar düşünce vücuttaki kimyasal dengeleri de olumsuz olarak etkiler. Dolayısı ile olumlu düşüncenin gücünü göz ardı etmemek gerekmektedir. Bu nedenle düşüncelerimiz bizim kontrolümüz altında olmalıdır. Düşüncelerimizi ve bedenimizi kontrol altına alabilmenin ilk adımı dikkatimizi bir noktada toplamayı öğrenmekten geçer. Yapılan araştırmalara göre iyi ve kalıcı öğrenme beynin sağ ve sol yarıküresini dengeleyerek elde edilen öğrenmedir. Memory Centers'da beynin biyoelektrik haritası çıkartıldıktan sonraCEEG' de yavaşlama gösteren dalgaların olduğu bölgeye biofeedback ile egzersiz yaptırılır. Biofeedback asimetrik yapı gösteren tarafları eşitlemek amacıylada kullanılır.Alfa dediğimiz rahatlatıcı olan ve stressiz öğrenme halini ortaya çıkaran dalgaları azami yüksekliğe çıkarmak hedeflenir. Gevşeme egzersizleri ile beraber beyninizin yaydığı dalgaları bilgisayar ekranında görebilirsiniz. Ve sonunda bilinç olarak düşünce sisteminizi kontrol altına alarak egzersizlerinde eğitimini aldıktan sonra beyninizin istediğiniz dalga ortamına girmesini sağlayabilirsiniz.

    STRES YÖNETİMİNDE YENİ BİR YAKLAŞIM : NEUROBIOFEEDBACK

    Yoğun stres, organizmada otomatik olarak birtakım fizyolojik belirtilerin oluşumuna yol açar. Çarpıntı, nefes darlığı, kas gerginliği ve ilerleyen dönemde bunlara eklenen unutkanlık, dikkat dağınıklığı gibi yakınmalar, özellikle çok şiddetli olduğunda, kişinin yaşamını aksatan bir boyuta ulaşabilir. Bunların psikolojik kökenli olduğunun bilinmemesi, kişiyi çeşitli tetkik ve tedavi arayışlarına yöneltebilir. Bu belirtilerin kaybolması ancak kaygı düzeyinin azaltılmasıyla mümkündür.

    Biofeedback, kişinin bu fizyolojik belirtileri kontrol etmesine, bir anlamda da psikolojik olarak gevşeyip rahatlamayı öğrenmesine yardımcı bir tekniktir. Merkezimizde bu amaçla geliştirilmiş en etkin yöntemlerden biri olan "neurobiofeedback" kullanılmaktadır. Kişiler bilgisayar ortamında "beyin dalgalarını" gözlemlemekte ve stresi kontrol etmeyi öğrenmektedir

    *

    Sürmenaj
    Çok çalışan insanlarda ve özellikle erkeklerde görülen bir çeşit zihin yorgunluğu, sinir zayıflamasına verilen ad. Dersleri oldukça yüklü olan ve sürekli çalışmak zorunda kalan lise ve üniversite öğrencilerinde, öğretmenlerde, yoğun hesap ve muhasebe işleriyle uğraşanlarda daha sık görülür.

    Meydana geliş mekanizması tam olarak bilinmemekte ve çeşitli fikirler ileri sürülmektedir. Bunlardan birisi debeyindekisinir hücrelerinin biyokimyasal elemanlardan fakir kalması görüşüdür. Sürmenajlı kişilerde, ruhsal ve bedensel yorgunluk, bıkkınlık, isteksizlik, dikkati toparlayamama, sağlıklı düşünememe hali, bâzı organlara ait şikayetler söz konusudur. Konuşmak, kitap okumak bile kişiye zor gelir.

    Hastalar uyuyamamaktan şikayet ederler. Bu yüzden uyku ilâçlarını sürekli olarak kullanırlar. Hastalarda başağrısı da çok görülen şikâyetlerdendir. Unutkanlık, dalgınlık vardır. Neşesiz ve mutsuz bir görünümleri ve karamsar bir hâlleri görülür.

    Tedavide en önemli husus, kişiyi yoran ve zihnini meşgul eden hususlardan onu uzaklaştırmaktır. Bunun için deniz kıyısında veya bir dağ köyünde bir müddet tâtile gitmesi tavsiye edilir. Telkinin de faydası vardır. Mâneviyâtı kuvvetli olan şahıslarda bu gibi rahatsızlıklar pek görülmemektedir. Namaz kılmanın ve Kur’ân-ı kerîm okumanın karamsarlığı giderici, sıkıntıyı önleyici tesirleri vardır.

    Sürmenaj

    “Unutkan dalgın oldum, okuduğumu anlayamıyorum, dikkatimi veremiyorum, beynim durdu, konuşurken kelime bulmakta zorlanıyorum, gözüm satırlarda aklım başka yerde, daha önce 1-2 defada anladığım şeyi şimdi 4-5 defada anlıyorum, TV haberlerini bile izleyemez oldum” gibi yakınmalar düşünen, okuyan insanlarda zaman, zaman önemli sorun olur.

    Özellikle 20-40 yaş arası genç insanlarda iş verimini, hayat başarısını önemli derecede etkiler. Yöneticiyseniz doğru ve çabuk karar vermeniz gerekiyorsa bu sizin için hayati önem taşır.

    Başarılı bir işkadını biliyorum yurt dışına gitmek üzereyken pasaportunu bulamamış ve büyük kayba uğramıştı.

    Özellikle ailesinde ileri yaşta hafıza kaybı, Alzheimer gibi bir hastalığı olan kimse unutkanlık ve konsantrasyon güçlüğünden çok yakınıyorsa mutlaka profesyonel yardım almalıdır. Çünkü ileri yaş hafıza kayıpları erken tanı ile durdurulabiliyor. Hücre yenileyici ilaçlar, antioksidan beslenme tarzı ve beynin stres salgılarını azaltma ile yaşam kalitesi düzeldiği gibi sağlıklı bir yaşlılık için zemin hazırlanacaktır.

    Genç ve orta yaşlarda yaşanan bellek bozuklukları genelde örtülü bir depresyonun bulgusudur. Depresyonun 8 ana belirtisinden bir tanesi de düşünceyi yoğunlaştırma bozukluğudur. Bazı tür depresyonlarda bu işlev daha çok bozulur. Tıpta “Kognitif disfonksiyon” olarak tanımlanan bu durum öğrenciler, yöneticiler, iş adamları için işlevselliğin kaybolması anlamına gelir.

    Depresyonun diğer bulguları çok belirgin değilken anlama, kavrama, dikkat bozuklukları yoğunsa Depresyonu maskeli bir şekilde yaşıyorsunuz demektir.

    BEYİN KİMYASALLARI

    Stres ve depresyon beyindeki biyolojik süreçlerle ilgili durumlardır.

    Ruhsal gerilim anında beyin stres hormonları salgılar. Stres hormonları salgıları uzun süre devam ederse beyindeki hücreler arası enerji transferi bozulur.

    İnsan beyni birbirleri ile haberleşen milyarlarca hücreden oluşur. Hücreler arası bilgi akışı kimyasal ve elektriksel ileti akışı ile gerçekleşir.

    İşte stres hormonları beyindeki bu bilgi akışını bozar, uzun sürdüğünde beyin “ısınmış motor” gibi zorlanmaya başlar.

    Sürmenaj olmamak için:

    Öncelikle beyin organımıza saygı göstermemiz gerekir. Evimize aldığımız aletin, bilgisayarın, çamaşır makinesinin kullanma talimatı vardır. Bu talimata uyan kimsenin cihazı daha az arıza yapar daha uzun ömürlü olur.

    İster beynimiz ister diğer organlarımız olsun hepsi bir cihazdır. Onları bilinçli ve sağlıklı kullanmalıyız.

    Beynimizi sağlıklı kullanmanın birinci şartı stresi kontrol edebilmeyi başarmaktır. Stressiz hayat olmaz. Yaşadığınız stresi ve bunalımı hayatınızda kazanım haline dönüştürebilirsiniz. Basit bir yöntem. Sorun odaklı değil çözüm odaklı düşünmeyi başarmaktır.

    Beynimizin iyi çalışması için diğer kural doğru beslenmektir. Antioksidan hücre yenileyici gıdalara ağırlık vermek çok önemlidir. C ve E vitamini bol gıdalar. Meyve ve sebze. E vitamini doğal olarak zeytin ve zeytin yağında çok bulunur.

    Ölçülü yaşayan, doğru beslenen mutlu yaşam felsefesi edinen insan beynini garantiye almış demektir.

    Sümenaj olduysanız mutlaka profesyonel yardım almalısınız. Çözümü kolaydır. Önceleri yıllarca süren tedaviler şimdi çok hızlı bir şekilde yapılabiliyor.

    Prof. Dr. Nevzat Tarhan

    *

    Şizofreni
    Şizofreni kişilik bölünmesi, zayıf kişilikli olma, zeka geriliği veya tembellik değildir. Önemli ruhsal hastalıklarından birisidir. Hastalarda genelde gerçekle hayal dünyasını ayırt edememe, mantıksal düşünme yeteneği kaybı, normal duygusal tepkiler verememe ve toplumsal kurallara uyamama görülür.Aynı zamanda hatırlama ve normal konu?ma yeteneği genelde kaybolur.Diğer bedensel ve ruhsal hastalıklarda olduğu gibi organik nedenleri vardır.Bu gün şizofreninin ortaya çıkışında rol oynayan dopamin ve serotonin sistemi gibi beyinde yer alan taşıyıcı (nörotransmitter) sistemlerin rol oynadığı araştırmalarla gösterilmektedir. Toplumda %1 oranında şizofreni görülmektedir. Sıklıkla 15-25 yaşları arasında ortaya çıkmaktadır. 12 yaşından önce ve 40 yaşından sonra görülmesi enderdir.

    Günümüzde kullanılan ilaçlar belirtileri büyük oranda kontrol altına alabilmekte ancak bazı semptomlar çoğu hastada yaşam boyu sürmektedir. Bu hastalığı tümüyle atlatan hasta sayısı tüm hastaların ancak 1/5’idir.Bazı hastalar sadece bir defaatak geçirmekte, bazı hastalarda ara dönemleri normal olan ve tekrarlayan ataklar olmakta, bazı hastalarda ise belirtilerde
    artma ve azalma ile giden ancak hiçbir zaman normale dönmeyen bir seyir görülebilmektedir.

    İlaç kullanımı ile çoğu belirti kontrol altına alınabilmektedir, buna karşın bazı hastalar halen var olan ilaç tedavilerinden faydalanamamakta, ekonomik nedenlerle ilaçları temin edememekte veya ilaç yan etkileri nedeni ile tedaviye
    devam etmek istememektedir.

    *

    Şizofreni hastalığının seyri

    Bir insanın hayatına şizofreni sözcüğü nasıl dahil olur?

    Şizofreniye ait belirtilerden etkilenen kişiler kendi kendilerine ya da yakınları aracılığıyla bir hekime başvurana kadar onlar için şizofreni sözcüğünün henüz bir anlamı yoktur. Başvurulan hekim rahatsızlığın tanısının şizofreni olduğunu söylediğinde şizofreni sözcüğü o kişinin ve yakınlarının yaşamına dahil olur. Bir gün önce haberdar olmadığınız bir rahatsızlığın bir gün sonra hayatınıza katılması ise birçok soruyu sürükler peşinde.

    Sorulara yanıt bulma çabasında başvuru kaynakları nelerdir?

    Şizofreninin 'ne olduğuna' dair olarak ilkin ansiklopedik bilgilere başvururuz sıklıkla. Ansiklopedilerin çoğunda ise şizofreninin 'erken bunama' anlamına geldiği, iyileşmeden bir ömür boyu sürdüğü yazılıdır. Bu bilgilerin günümüzde hiçbir geçerliliği olmamasına karşın bilgi kaynağı olarak evimizde bulundurduğumuz kitaplarda şizofreniye dair yazılanları doğru kabul ederiz. Çünkü bu bilgiler toplumsal belleğimizdeki şizofreniye dair olumsuz bilgilerle uyumludur.

    Şizofreni sözcüğü ne yazık ki hep olumsuz çağrışımlar içinde olur olmaz her yerde karşımıza çıkmıştır o güne dek. Birbiriyle çelişen, iki karşıt kutbu bir arada barındıran durumlar; yozlaşma, çürümeyle ilişkili hayat olayları; aklın rasyonel işleyişine ilk bakışta uygun görünmeyen olgular; kişiliğimizdeki bize has olmadığını düşündüğümüz bazı değişiklikler hep bu sözcükten yararlanılarak tanımlanmaktadır. Şizofreni yaşayanı da çevresindekileri de son derece olumsuz etkileyen bir şey olarak belleğimize kazınmıştır. Bu nedenle o güne kadar bu sözcükle ilgisi olmayan bir insanın şizofreniden mustarip olduğunu duyması bir kaosun, büyük bir sıkıntının da başlangıcıdır aynı zamanda.

    Gerçekten şizofreni sözcüğü bir felaketi mi tanımlar?

    Kesinlikle hayır. Şizofreni insanların dünyaya geldikleri andan itibaren yaşayabilecekleri yüzlerce tıbbi rahatsızlıktan sadece biridir.

    Peki o zaman şizofreninin bu kadar kötü çağrışımlarla anılmasının nedeni nedir?

    Bir akciğer rahatsızlığı kendisini öksürük, soluk almada zorlanma bir mide rahatsızlığı hazımsızlık, ağza acı su gelmesi, karın bölgesinde yanma ile belli eder. Dolayısıyla akciğerinde ya da midesinde rahatsızlık olan biri için bu rahatsızlık; çevresine, ilişkilerine olumsuz bir şekilde yansımadan sağlık kurumuna başvurmayla tedaviye doğru uzanır. Şizofreninin bu rahatsızlıklardan farkı, organ olarak beyni etkilemesi nedeniyle oluşur. Beyni etkileyen rahatsızlıklar duygu, davranış ve düşüncedeki değişikliklerle dışarı yansır. Duygu, düşünce ve davranışlardaki değişiklikler ise kişinin çevresiyle kurduğu ilişkide birtakım farklılıklar biçiminde insanlar arası ilişkilere yansır ve başlangıçta bir tıbbi rahatsızlık olarak değerlendirilemez.

    Bu nedenle şizofreni diğer pek çok tıbbi rahatsızlıktan farklı olarak başlangıcı ile hekime başvuru anı arasında oldukça uzun bir süre geçen bir rahatsızlıktır. Alıştığımız, sorgulamadığımız bir hız içinde sürdürdüğümüz gündelik yaşantılarımızda karşımızdaki herhangi birinin değişik tavırları bizde birtakım soru işaretleri doğurur. Onun kendi hızımıza uymayan, beklentilerimize ters düşen tavırlarını aklımıza uydurmak için ilkin 'huysuzluk, tembellik, şımarıklık, aksilik' gibi tıbbi rahatsızlık çağrışımı yapmayan birtakım açık­lamalar buluruz. Bu da tedavi kurumuna başvurma yolunda bir sürenin daha geçmesi anlamına gelir. Ardından hekime gidilir ve şizofreni sözcüğü bir rahatsızlık tanısı olarak hayatımıza girer.

    Bu aşamada akla ne gibi sorular gelir?

    "Beni/bizi nasıl etkileyecek?", "Sonuç ne olacak?", "iyileşebilecek mi(yim)?", "Rahatsızlık öncesine dönebilecek mi (yim)?", "Çocuklarıma da geçer mi?", "Daha da kötüleşir mi?", "Belirtiler kaybolursa geri gelir mi?", "Evlenebilecek milyim)?", "Çalışabilecek mi(yim)?", "ilaçlar ne kadar zaman kullanılacak?", "En iyi tedaviyi nerede olabilirim (yaptırabiliriz)?", "Yoksa akıl hastanesine mi kapatacaklar?" ve benzeri daha onlarca soru gelip takılır aklımıza.

    Bu sorularla hekime başvuru aşamasına gelindiğinde..?

    O ne derse onu doğru biliriz. Dolayısıyla rahatsızlık öncesindeki dönemde şizofreni sözcüğünün toplumsal yaşamdaki kullanılışından aklımızda kalanların üzerine rahatsızlık döneminde başvurduğumuz hekimin bize aktardıkları eklenir. Çoğu zaman rahatsızlığa dair bilgimiz bunlarla sınırlı kalır. Umudumuz ya da umutsuzluğumuz başvurduğumuz hekimin iki dudağı arasından çıkacak sözlere ya da bir gazetede şizofreniyle ilgili çıkacak bir yazıya bağlanır.

    Şizofreniyi yaşayanların ve yakınlarının öncelikle yapması gereken ise tedaviye katılım noktasında inisiyatifi bütünüyle hekime terk etmemektir. Şizofreninin tedavisine yönelik en uygun tavır sorunu yaşayan kişinin ve yakınlarının, tedaviyi uygulayan hekimle sürekli bir işbirliği içinde olmasıdır. Bu nedenle şizofreni tanısı konduğu anda sorunun çözümünü hekime havale ederek edilgin bir tutuma bürünmek rahatsızlığın seyrini daha baştan olumsuz bir yöne doğru çevirmeye neden olur. Şizofreni tedavisinde ilaç kullanmak olmazsa olmaz ilk kuraldır, ama ailenin de tedaviye katıldığı (bkz. Psikososyal tedaviler bölümü) durumlarda başarı oranı salt ilaç tedavisinden elde edilen başarıdan çok daha olumlu düzeydedir

    Şizofreninin diğer tıbbi rahatsızlıklardan başka ne gibi farkları vardır?

    Şizofreni, ateşli rahatsızlıklar gibi gelip geçici olmayan, zaman içinde sürekli seyir gösterebilen bir rahatsızlıktır. Çoğu zaman düz bir seyir izlemez.

    Bazı durumlarda varsanılar ve hezeyanların görüldüğü alevlenme dönemlerini takiben kişinin duygularını ifade etmesinde donuklaşma, konuşkanlığında azalma, çoğunluk için zevk veren faaliyetlerden zevk alamama, ilgisizlik, toplumdan uzaklaşma, amaca yönelik davranışları başlatma ve sürdürmede güçlükler gibi belirtilerin görüldüğü bir seyir oluşabilir. Bazen bu belirtiler alevlenme dönemleri olmaksızın ya da alevlenmelerin zaman zaman araya girdiği dönemlerle birlikte devam edebilir.

    İlk şizofreni atağından sonra varsanı ve hezeyanların bir ya da birkaçının devamlılık göstermesi söz konusu olabilir.

    Bazı kişilerde ise şizofreni tek bir alevlenme dönemi sonrasında yeniden bir daha hiç gözükmeyebilir.

    Bir kısmında ise sık tekrarlayan alevlenme dönemleri sonrası tamamen iyileşme gerçekleşmeksizin sürecin yerleştiği gözlenebilir. Her insandaki belirtiler ve seyir birbirine benzemez. Dolayısıyla şizofreniyi herkeste aynı şekilde seyreden bir rahatsızlık olarak değil, şizofreniyi yaşayan kişinin özelinde ele almak gerekir.

    Şizofreninin yeniden alevlenmesi önceden anlaşılabilir mi?

    Tedavisi düzenli bir şekilde süren, alevlenme belirtileri görülmeyen bir kişide sıkıntı, huzursuzluk, alınganlık, tedirginlik, uyku düzeninde bozulma, her zamankinden fazla oranda içe dönüklük gibi belirtiler rahatsızlığın nüksüne ilişkin ilk işaretlerdendir.

    Şizofrenide seyri etkileyen etmenler nelerdir?

    Şizofreninin erken başlayan tiplerinde geç başlayanlara göre seyir daha olumsuz özellikler içermektedir. Hızlı, gürültülü değil de yavaş ilerleyen şizofrenilerde rahatsızlığın daha olumsuz seyrettiği görülmektedir. Eğer rahatsızlık öncesi kişinin sosyal becerileri gelişmiş durumda ise okul, aile, iş konularında işlevselliği iyi ise rahatsızlığın gidişatı ve sonucu da muhtemelen iyi olmaktadır. Rahatsızlığı olan kişiye yönelik olumsuz duygu ve düşüncelerin bulunduğu ve bunların sıklıkla dışa vurulduğu ailelerde yaşayan kişilerin rahatsızlıklarında ise seyir olumsuzdur.

    Tamamen düzelme görülebilir mi?

    Şizofreninin tek bir alevlenme dönemi dışında bir daha hiç belirti göstermemesi de mümkündür.

    Tedavi seyri nasıl etkiler?

    1950'li yıllardan itibaren kullanılmaya başlanan ilaçlar sayesinde şizofreninin seyri olumlu yönde önemli bir değişim göstermiştir. 1950 öncesi dönemde rahatsızlığı olanların %80'i ağır bir durumda, kötü koşullardaki hastanelerde çok uzun bir süre bulunurken günümüzde kullanılmakta olan ilaçlar sayesinde rahatsızlığı olan kişiler hastanelerde daha kısa süre kalmakta ve yaşamlarını toplum içinde alıştıkları ortamlarda sürdürebilmektedirler.

    Bir başka önemli husus da rahatsızlığın başlangıçı ile hekime başvuru anı arasındaki sürenin uzamasının rahatsızlığın neden olduğu ruhsal-toplumsal olumsuzlukları artıracağı ve tedaviyi olumsuz şekilde etkileyeceği konusudur. Bu nedenle erken müdahale önem taşımaktadır.

    Rehabilitasyon çalışmaları tedaviyi etkiler mi?

    Tıbbi tedavi altında ancak günlük yaşamını sürdürmede zorlukları olan kişilerin rehabilitasyon çalışmaları rahatsızlığın seyrini olumlu yönde etkilemektedir.

    Rahatsızlığın yinelenmesi nasıl önlenebilir?

    Uygun bir ilaç tedavisine eklenen psikoterapi uygulamaları rahatsızlığı olan kişinin kendisini 'etiketleyen', 'inciten' şizofreni tanısının suç-ceza vb. yanlış çağrışımlarını aşmasını; kimliğinin bütünlüğünü ve benlik saygısını korumasını; varsanılarını ve hezeyanlarını kontrol edebilmesini; alevlenme belirtilerini tanımasını sağlayacak önlemlerden biridir. Kişinin rahatsızlığa tepkisi inkar, farkında olmama, tedaviye uyum göstermeme biçiminde olabilir. Kişinin kimliğini tehdit eden bir yaşam olayı olarak hayatına giren bu durumu yaşamının merkezine almasını engellemek, değer verdiği amaçları, rolleri, toplumsal konumunu/kimliğini korumasına yardımcı olmak gereklidir. 'Rahatsızlığın içine yerleşmesini' önleyip, rahatsızlığın dışında kalmasını ve rahatsızlığın yarattığı sorunlarla başetmesini sağlamak temel amaç olmalıdır.

    Tedavinin başarısı rahatsızlığı olan bireyin, ailesinin, tedavi ekibinin ve birlikte yaşadığı topluluğun birbirleriyle işbirliği içinde olmasına bağlıdır.

    Şizofreni sadece bir tıbbi sorun değildir. Aileyi, toplumsal yaşamdaki kemikleşmiş önyargıları, ekonomik koşulları da içeren bir insanlık durumudur aynı zamanda. Bu nedenle çözümü tek başına psikiyatriye terketmek çözümsüzlüğe giden yolda atılmış bir adım olabilir ancak.

    *

    Şizofreni nedir

    Şizofreni nedir?

    Şizofreni, basitleştirerek söylersek insanın düşünce, duygu ve davranışlarında, kendisinin ve çevresindekilerin yaşantısını önemli ölçüde etkileyen birtakım değişikliklere sebep olan bir rahatsızlıktır Bu değişiklikler geçici ya da kalıcı olabilir.

    Şizofreni kelimesi ne anlama gelir?

    Şizofreni (schizophrenia) kelime olarak zihin bölünmesi anlamına gelmekle birlikte bu, 1900'lü yılların başlarında kullanılan eski bir deyimdir. Günümüzde şizofreni kelimesi zihin bölünmesi ya da kişilik yarılması anlamında kullanılmamaktadır. Yine eski dönemlerde şizofreniye 'erken bunama' denmişse de bu tanımlama da bugün terk edilmiştir

    Sebebi nedir?

    Sebebi kesin olarak bilinmemekle birlikte kalıtımın, biyokimyasal, ruhsal, toplumsal, çevresel etmenlerin şizofreninin ortaya çıkışında rolü olduğu bilinmektedir Şizofreninin, biyolojik yatkınlığı olan bir insanda, bir dış etmenin gerilim oluşturan etkisiyle ortaya çıktığı söylenmektedir.

    Daha çok ne zaman ortaya çıkıyor?

    Şizofreni 1535 yaşları arasında ortaya çıkar. Toplumda ortalama yüz kişiden birinde görülür. 40 yaşından sonra ise nadiren rastlanmaktadır.

    Doğuştan mı gelir? İrsi midir?

    Şizofrenide kalıtımın rolü vardır. Babada ya da anne de şizofreni varsa çocukta olma oranı %10-12'dir, yani onda bir ihtimaldir. Eğer uzak akrabalarda şizofreni varsa çocukta şizofreni görülme oranı yirmide bir ihtimale kadar düşer.

    "Şizofreni si olan birinin çocuğu da kesinlikle şizofreni olacak" demek bu nedenle yanlıştır.

    Evde çok dayak yiyen şizofreni olur mu?

    Hayır Evde kötü muameleye uğramak tek başına şizofreni nedeni sayılmamaktadır.

    Çok okumaktan ya da çok çalışmaktan olur mu?

    Hayır

    "Kara sevdaya düştü de hastalandı" derler.

    Çok sevmek, eza cefa çekmek şizofreninin nedeni değildir, ama ortaya çıkmasında diğer etmenlerle birlikte rol oynayabilirler.

    Şizofreni olunca akıl gidiyor mu?

    Hayır.

    Şizofreniyi nasıl fark ederiz?

    Şizofreni kendisini insanın dış görünümünde, konuşmasında, duygularını ifade etmesinde, davranışlarında ve düşüncelerinde yaptığı değişiklikler ve bunların toplumsal yansımalarıyla belli eder.

    Şizofrenisi olan bir insanın dış görünümünde ne gibi değişiklikler olur?

    Giyim kuşama özen, kendisine bakım azalabilir ve alışagelmişin dışında giyim görülebi­lir. Bazılarında yüz ifadesi donuklaşır. Bazı kimselerin ise dış görünümünde rahatsızlık öncesi ve sonrasında herhangi bir farklılık olmayabilir.

    Duygular da değişir mi?

    Mimikler ve jestlerde azalma, çevrede olup bitenlere karşı ilgisizlik görülebilir. Ancak bu durum o insanın duyguları olmadığı anlamına gelmez. Burada söz konusu olan duyguların dışavurumunda sorun olmasıdır.

    Yüz ifadesinde herhangi bir donukluk olmaksızın bazı kimselerin duygusal çökkünlük, bunaltı, endişe, kaygı ya da öfke içinde oldukları gözlenebilir.

    Nasıl konuşurlar?

    Şizofreni aramızdan insanların, eşimizin, çocuğumuzun, akrabalarımızın yaşayabileceği bir rahatsızlıktır. Bu nedenle şizofrenisi olan insanların bizden tamamen farklı bir tür olarak görmememiz gerekir.

    Şizofreni için yüzde yüz tipik olan bir belirti yoktur.

    Konuşma da bunlardan biridir. Bazen konuşmada bir dağınıklık görülmez, konuşma anlaşılır bir çerçevededir ve rahatlıkla diyalog kurmaya imkan verir. Bazılarında ise dağınık ve muğlaktır, yer yer kopmalar içerir, kendisine özgü anlamı olan sözcüklerle, gereksiz ayrıntılarla doludur, belirli bir mantık örgüsünü izlemez, sözcükler arasında anlam bütünlüğü kurulamayabilir

    Davranışlarda ne gibi değişiklikler olur?

    Yalnız yaşamaya, toplumsal yaşantıdan elini eteğini çekmeye doğru bir eğilim ortaya çıkabileceği gibi tam tersine yakınlarına bağımlılıkta artma da görülebilir. Toplumsal normlar çerçevesinde dışardan bir bakışta amaçsız ve anlamsız gibi görünen davranışlar bulunabilir. Yerinden hiç hareket etmeme, devamlı bir noktaya bakarak hiç konuşmama ya da işbirliği kurma taleplerini sürekli olarak karşılıksız bırakma görülebilir.

    Özellikle rahatsızlığın alevlendiği dönemlerde banyo yapmak, tıraş olmak, makyaj yapmak gibi günlük alışkanlıklarda değişme gözlenebilir.

    Kimi zaman mal mülke, kendisine ya da başkalarına yönelik saldırgan davranışlar olabilirse de can güvenliğine yönelik saldırganlığa normal kabul edilenlerden daha fazla oranda rastlanmamaktadır,

    Şizofrenisi olan bir insanın düşüncesi nasıldır?

    Bazıları başkalarından zarar görecekleri endişesi içinde takip edildiklerini, öldürüleceklerini, insanların kötü maksatlarla kendileriyle uğraştıklarını düşünebilirler. Bu nedenle dışarı çıkmaktan korkabilir eve kapanabilirler, zehirleneceklerini düşünerek yemek yemeği, ilaç içmeyi reddebilirler

    Bir kısmı kendileriyle ilgili yayın yapıldığı düşüncesiyle televizyondan, gazetelerden rahatsız olabilirler ya da düşüncelerinin çalındığını, okunduğunu iddia edebilir Kimileri ise kendi bedenleri ile dış dünya arasındaki sınırın silindiğini, bedensiz olduklarını, varolmadıklarını ya da ellerinin, yüzlerinin ve vücutlarının diğer bölümlerinin değiştiğini ve onların kendilerine ait olmadığını düşünebilirler Bazı olağanüstü yetenekleri olduğunu söyleyebilirler.

    Emreden, hakaret eden, hareketlerini yorumlayarak yönlendiren hayali sesler duyduklarını ya da kendi düşüncelerinin dışarıdakiler tarafından duyulduğunu iddia edebilirler. Bu seslere yanıt vererek karşılarında biri varmışçasına kendi kendileriyle konuşabilirler, Uyanıkken gözlerinin önüne çeşitli görüntüler geldiğini ifade edebilirler. Şizofrenisi olan insanların kimi zaman bütün

    Bu belirtiler şizofrenide her zaman bulunur mu?

    Hayır. Bu belirtiler sıklıkla alevlenme dönemlerinde görülür.

    Belirtilerin bir iki tanesi bir insana şizofreni demeye yeter mi?

    Hayır. Gazetede okuduğumuz, televizyonda gördüğümüz sağlıkla ilgili haberlerden hemen sonra aynı sorunları bizim de yaşadığımız kanısına kapılıp telaşlanabiliriz. Şizofrenide belirtilerin nitelikleri ve süreleri, toplumsal yaşantıda yol açtıkları değişiklikler çok önemlidir. Adlandırmayı şizofreni üzerinde uzun yıllar kuramsal ve pratik eğitimden geçerek sorumluluk almış insanların yapması gerekir,

    Şizofreni nasıl tedavi edilir?

    İlk aşama, hekim danışmanlığında uzun süre düzenli olarak sürdürülmesi gereken ilaç tedavisidir

    İlaç hemen etki eder mi?

    İlaçların düzenli kullanımda beklenen etkiyi sağlaması için iki üç haftalık bir süreye ihtiyaç vardır. Bunlardan şikayetçi oldukları kimi zaman da bunları gerçekmiş gibi yaşadıkları ve ona göre davrandıkları görülür.

    İlaçla tedavi de amaç nedir?

    İlaçla tedavi, rahatsızlığı çoğu zaman tamamen iyileştirmemekle birlikte, şizofreni belirtilerini yatıştırmakta, kontrol altında tutmakta, kişiyi çevresindekilerle ilişkilerinde daha iyi bir konuma getirmekte, nükslere bağlı sık hastane yatışlarının önüne geçerek kişinin evinden, ailesinden, alıştığı ortamdan uzak kalmasını önlemektedir.

    İlaçlar her gün alınmak zorunda mı?

    Şizofreninin ilaçla tedavisi her gün düzenli olarak ağızdan alınacak ilaçlarla yapılabileceği gibi iki-dört haftada bir kalçadan yapılan iğnelerle de benzeri bir etki sağlanabilir.

    Yan etkileri nelerdir?

    En sık rastlanan yan etkileri: Gözlerin yukarı kayması; belde-boyunda kasılma; ağızda tükrük salgısının artması; halk arasında 'Robot gibi oldu' diye tanımlanan yüz ifadesinde donukluk ve hareketlerde yavaşlama hali; huzursuzluk içinde yerinde duramama ve sürekli hareket etme isteği; elde-ayakta titremeler; güneş ışığına aşırı duyarlılık; görme bulanıklığı gibi belirtilerdir. İlaç kullanmaya başlamadan evvel ilacın yan etkileri hakkında hekimden bilgi istemek her insanın doğal hakkıdır.

    Şizofrenide kullanılan ilaçlar bağımlılık yapan, uyuşturucu ilaçlar mıdır?

    Bu ilaçlar uyuşturucu değildir, bağımlılık yapmazlar. Sık sık dile getirilen 'ilaçlar uyuşturuyor' düşüncesi bu ilaçların uyuşturucu olduğu anlamında değil, ilaç alanların, ilacın etkisine bağlı olarak yaşadıkları duyguları sıklıkla 'uyuşukluk' olarak tanımlamalarıyla ilgilidir. Biperiden (Akineton) ise şizofreninin tedavisinde değil, şizofreni ilaçlarının yan etkilerini gidermek için kullanılmaktadır. Tedavide kullanılmaya başlayan yan etkileri düşük ilaçlarla birlikte artık Akineton gibi kötüye kullanıma açık ilaçlara gereksinim giderek azalmaktadır.

    Şizofrenide ilaç tedavisi tek çare midir?

    Hayır, Şizofreni rahatsızlığının tedavisinde ilaç tedavisi mutlaka gerekir, ama yanı sıra diğer tedavi yöntemlerinin uygulanmasında yarar vardır.

    Diğer tedavi yöntemleri nelerdir?

    Şizofrenisi olan insanların ve ailelerinin ayrı ayrı bir araya gelebileceği grup tedavileri, çeşitli davranışçı tedavi yöntemleri, destekleyici yöndeki tedavi yaklaşımları, ailelere yönelik bilgilendirme toplantıları da en az ilaç tedavisi kadar önemlidir.

    Şizofreni teşhisi konmuş bir insan evlenebilir mi, evlendirilirse iyileşir mi?

    Şizofrenisi olan bir insanın aktif rahatsızlık dönemi dışındayken evlenmesinin önünde herhangi bir engel yoktur. Evliliğin şizofreniyi iyileştireceği düşüncesi ise toplumda sık rastlanan yanlış bir düşüncedir

    Hocalara okutmak, kurşun döktürmek iyileştirir mi?

    Herkesin inançları doğrultusunda derdine çare araması doğaldır. Ancak şizofreni, üzerinde hekimlerin yıllardır uğraş verdiği, tıbbi tedavi imkanları hızla çoğalan bir rahatsızlık olup çareyi hocalarda aramak sadece zaman kaybına yol açar.

    Peki şizofreninin gidişatı nasıldır?

    Şizofreni rahatsızlığının belirtileri insandan insana değiştiği gibi aynı insanda zaman içinde de farklılık gösterir. Şizofreninin üçte ikisinde rahatsızlık, kısa süreli alevlenmelerde düzelme dönemleri arasındaki tekrarlar halinde görülmektedir. Günümüzde rahatsızlığın gidişatında olumlu bir değişiklik olduğu gözlenmektedir.

    Bu ne anlama gelir?

    Eskiden şizofrenisi olan insanlar uzun yıllar boyunca hastanelerin kapalı ortamlarında tutulmaktaydı. Bugün ise rahatsızlığın alevlendiği dönemlerdeki kısa süreli yatışlar haricinde artık çoğunlukla ayaktan tedavi uygulaması geçerlilik kazanmıştır.

    Şizofreni tamamen iyileşir mi?

    Şizofreni tanısıyla tedavi olan insanların beşte birinde zaman içinde belirtilerin tamamen ortadan kaybolduğu saptanmıştır. Ancak bu düzelme rahatsızlık öncesi işlevsellik düzeyine, yani en başa dönmeyi çoğu zaman sağlamamaktadır

    Toplumsal yaşama nasıl yansır?

    Şizofreni toplumdan uzaklaşmaya, yalnız başına bir yaşama yol açabileceği gibi bazıları rahatsızlıklarına rağmen toplumsal ilişkilerini bir ölçüde koruyabilir, mesleklerini sürdürebilirler

    Rahatsızlığı olan insanların yakınları utanç ya da suçluluk duyguları yaşayabilirler. Rahatsızlığın oluşumunda kendilerinin geçmişte yapmış olduklarını düşündükleri yanlışlıkların payı olduğunu düşünebilirler ya da rahatsızlığın çevrelerinde yarattığı etkilere bağlı olarak utanç duygularına kapılabilirler Aile şizofreniye kendisinin neden olduğuna inanırsa, şizofrenisi olan ferdini gizlemeye, komşularından, yakın çevresinden saklamaya çalışır. Rahatsızlığı yaşayan insanların bunu hissettiği noktada ailelerine karşı öfke duymaları ve giderek daha fazla içlerine kapanmaları söz konusudur.

    Peki ne yapmak gerekir?

    Şizofreninin bir suç ya da ceza değil biyolojik yönleri ağır basan bir rahatsızlık olduğunun ve kişinin yeteneklerinde kısmi kısıtlamalara yol açabileceğinin öncelikle kabul edil­mesi gerekir. Bu da şizofrenisi olan insan üzerindeki beklenti yükünün, aile baskısının azalmasında olumlu rol oynar.

    Ailenin tavrı nasıl olmalıdır?

    Açık ve net bir ilişki kurmak gereklidir. Genelde şizofrenisi olan insanlarda en iyi geçinenlerin onlara en doğal davrananlar olduğu bilinmektedir.

    Aynı anda birden fazla istekte bulunmadan, düşüncelerini değiştirmek için onları sürekli ikna etmeye çalışmadan, ailecek topluca yapılan yemek yeme, misafir ağırlama, televizyon izleme gibi faaliyetlere sürekli olarak katılmaya zorlamadan, yalnız kalma ya da odalarına çekilme isteklerine duygusal mesafelerine saygı duyarak davranmak gerekir.

    Ailenin davranışları tedaviyi etkiler mi?

    Evet. Kesinlikle. Aile ortamında her yaptıklarına karışılan, sürekli öfke dolu davranışlara, eleştirilere maruz bırakılan insanların ilaçlarını düzenli olarak kullansalar bile sık sık rahatsızlandıkları görülmektedir. Bu nedenle tedavide ailenin bilgilendirilmesi büyük önem taşımaktadır.

    "Şizofreni - Sorular ve Yanıtlar", Şizofreni Dostları Derneği

    *

    Şizofrenide ailenin önemi

    Şizofrenide ailenin önemi nedir?

    Şizofreni; düşünce, duygu ve davranışları etkilemesi nedeniyle ve süregen olma özelliğiyle diğer birçok tıbbi rahatsızlıktan farklı olarak toplumsal hayata yansıyan bir ruhsal rahatsızlıktır. Bu nedenle şizofreni, şizofrenisi olan insanlarla birlikte yaşayanların bugününü ve geleceğini doğrudan etkilemektedir.

    Aile şizofreniden nasıl etkilenir?

    Şizofreniden etkilenme, yakınlığın derecesine ve yoğunluğuna; rahatsızlığın türü, süresi ve şiddetine bağlı olarak değişmektedir.

    Ailenin rahatsızlığa dair endişeleri tedavi için hekime başvurulma aşamasından çok daha öncesine dayanır. Şizofrenisi olan kişi rahatsızlığın başlangıç belirtilerinin görüldüğü dönemlerde ailesinin alışık olduğu biçimde davranamamaya başlar; gereğinden fazla ya da az uyur; korkuludur; içine kapanır; dış görünüşüne eskisi kadar özen gösteremez; aile ortamındaki, okuldaki ya da mesleğindeki yükümlülüklerini yerine getiremez; alışılmadık yaşantılardan bahseder, başkalarının görmediği, duymadığı şeyleri görmeye, duymaya ve bunlardan gerçekmişçesine söz etmeye başlar.

    Bu dönemde ailenin tavrı nedir?

    Aile önceleri bu yeni duruma karşı şaşkınlıktan, aldırmazlığa; inanmamaktan, büyük bir şok ya da düş kırıklığı yaşamaya kadar çeşitli tepkiler verir Aile kimi zaman değişiklikleri anlayışla karşılamaya yönelir, kimi zaman da kabul edilemez olarak değerlendirip şizofrenisi olan üyesini bu davranışları bilinçli olarak yaptığı düşüncesiyle onunla tartışmaya, çatışmaya başlar. Her iki durumda da değişikliklerin bir rahatsızlığa bağlı olduğu anlaşılana kadar aylar hatta yıllar geçebilir. Sonunda aile içindeki ortam aile bireyleri açısından dayanılmaz bir hal aldığında dışardan yardım almaya karar verilir Bu anda bile yardımın nerede aranacağı, kime başvurulması gerekeceği bir süre belirsiz olarak kalabilir.

    Ailenin şizofreni konusundaki bilgi eksikliği tedaviyi nasıl etkiler?

    Sorunun fark edilmesi ile çözümlemek için girişimde bulunulması arasında geçen sürede, ailede şizofrenisi olan bireye karşı belli bazı tutumlar yerleşir. Bu tutumlar tedavinin olumlu bir noktaya doğru yönlendirilmesi açısından bazen büyük güçlüklere neden olabilmektedir Rahatsızlığın fark edilme süresinin kısaltılması açısından bile şizofreni konusunda önceden bilgilendirilme büyük önem arz etmektedir.

    Şizofrenisi olan bir insana yakınları nasıl davranmalıdır?

    Yakınlarımıza yönelik beklentilerimizin gerçekleşmesi için onlara kendi doğrularımızı dayatmamızın her zaman istenen sonucu vermeyeceği düşüncesi şizofrenisi olan kişiyle İlişkide ileriye doğru atılmış bir adımdır. Bu dönemde ise sorun, onu orjinal bir nesne gibi görerek, -iyilik bahşedermişçesine- üstten bir tavır takınma riskidir. Bu tavır reddetmekten daha insani olabilir, ama karşımızdaki insana suni gelebileceğinden pek bir yarar sağlamaz. Eğer onunla ilgilenmek yerine tam bir dayanışma içine girmeye kalkarsak, bu kez de onun tarafından 'hepimiz zaten yitirilmiş durumdayız' biçiminde algı­lanmamız söz konusu olabilir ve gerçek bir insani ilişki noktasından yine uzağa düşeriz. Şizofrenisi olan kişiyle ilişkide önemli olan, onu zaafları ve gereksinimleriyle birlikte olduğu gibi kabul etmek ve ciddiye almaktır.

    Peki belirli bazı davranış ilkeleri var mıdır?

    Ailenin davranışlarının nasıl olması gerektiğine dair hazır reçeteler vermek yararsızdır. Ancak şizofrenisi olanların çevrelerinde olup bitenleri algılamakta ve değerlendirmekte zaman zaman güçlük çekebileceklerini varsayarak onlarla kısa, özlü ve net bir iletişim kurmak gerektiği söylenebilir. Örneğin açık davranarak, bir kerede birden fazla tercih arasında seçim yapmaya zorlamak yerine tek bir soru sormak, net bir istekte bulunmak daha uygun olabilir. Çok konuşmak ve ona kendi doğrularımızı iletmeye çalışmak yerine dinlemek; her söylediğine ya da her yaptığına müdahale etmek yerine duygusal olarak mümkün olduğunca tarafsız bir tutum takınmak, esnek ve uyum sağlayıcı tavırlar içinde bulunmak ilişki kurmamızı kolaylaştırır.

    Şizofreni konusunda yaşanan utanç ve suçluluk duyguları nasıl çözülmeli?

    Şizofreniye karşı doğru tutum geliştirmenin önündeki en önemli engellerden ikisi utanç ve suçluluk duygularıdır. Şizofreni kişiler arası ilişkilerle doğrudan nedensel ilişkisi bulunmayan, biyolojik yönleri ağır basan bir rahatsızlık olduğundan şizofreniden dolayı utanç ya da suçluluk duyguları yaşamak yersizdir. Aile bir şekilde şizofreniye neden olduğuna inanırsa şizofrenisi olan üyesini çevresinden gizlemeye çalışır ve giderek kendi toplumsal ilişkilerinden kopar Şizofreniyi yaşayanlar bunu hissederek daha da içine kapanabilir ve ailelerine karşı öfke duyabilirler. Bu davranışlar ailede daha fazla utanç doğurur ve utanç/suçlama kısır döngüsü devam eder. Şizofreni konusunda bilgilenme bu sorunu çözebilir

    Şizofreninin bir rahatsızlık olarak kabullenilmesinin faydası nedir?

    Şizofreninin kimi yeteneklerde kısıtlamalara neden olan biyolojik özellikli bir rahatsızlık olduğunun bilinmesi rahatsızlığı yaşayana ilişkin beklentilerin de gerçekçi bir noktaya çekilmesine yardım eder. Böylece şizofrenisi olan kişi de üzerindeki beklentilerin baskısından kurtulmuş olur.

    Şizofrenisi olan bir insanla aynı evde yaşam nasıl düzenlenmeli?

    Öncelikle evde, kendi odasında yalnızlığını yaşayabilme gereksinmesine saygı duyulmalıdır. Ayrıca ev ortamında yemek saatlerini ve gündelik hayata ait işleri önceden belirlemek yararlı olabilir. Ancak şizofrenisi olan bir insanın görünür bir neden olmaksızın özellikle yemek ve uyuma saati gibi konularda belirlemelere uymayabileceği de unutulmamalıdır.

    Konuşmanın mümkün olmadığı zamanlarda...

    Sıklıkla yaşanan bir sorun da içe kapanma hallerinde ne yapılması gerektiğidir. Genel olarak kişinin yalnız kalma isteğine karşı çıkılmamalıdır. Eğer içe kapanma aşırı ya da çok uzun sürmekte ise daha ciddi belirtilerin habercisi olabilir. O zaman hekimiyle ilişki kurmak gerekir. Ancak çoğu insanda içe kapanma kendi içsel karmaşasıyla başa çıkma yolu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu gibi durumlarda şizofrenisi olan insanın mesafe isteğine saygılı olarak ihtiyaç duyduğunda ulaşabileceği bir uzaklıkta bulunmak yeterlidir.

    Şizofreni olan insanlar genellikle tek bir misafirle daha kolay başa çıkabilirler ama gruplar halinde toplantılar, ev oturmaları çoğu zaman onlar için zor ve kafa karıştırıcı deneyimlerdir. Onlar için hoş olabilecek boş zaman etkinlikleri bulmayı denemek daha uygundur.

    Yapması gereken şeyleri yapmadığı durumlarda...

    Ailelerin sıklıkla düştükleri bir başka yanılgı da istenmeyen bütün davranışların rahatsızlığa bağlanmasıdır. Şizofrenisi olan insanların da hepimizin yaşadığı gibi kötü günleri olabileceği bilinmelidir.

    Sorumluluk almaları gerektiğinde nasıl davranılmalıdır?

    Tedavisini düzenli sürdüren ve alevlenme belirtileri göstermeyenlerin ev içinde diğer bireylerden farklı bir yaklaşıma fazlaca gereksinimleri yoktur.

    Bazı aileler şizofrenisi olan bireylerine özerklik vermeye gönülsüzdürler. Çünkü kendi ana-babalık rollerini her konumda sürdürme gereksinimi içindedirler. Sorumluluk ve bağımsızlık sorunlarını çözmenin en iyi yolu, diğer aile bireyleriyle yapıldığı gibi, beklenen ve istenenleri şizofrenisi olan bireyle konuşmak ve bir uzlaşma zemininde birlikte karar vermektir. Çatışmanın bir hayat tarzı olarak yaşandığı ailelerde ise şizofrenisi olan bireyin mümkün olduğu kadar bu ortamdan uzak tutulması gerekir.

    Yanlış düşünceleri oluyor. Peki bu durumda ne yapmalı?

    Şizofrenide görülen düşünce bozukluklarını tartışarak değiştiremeyiz. Ona katılmak ya da karşı çıkmak yerine görüşlerine saygı duyulduğu belli edilerek kendi görüşümüz neyse onu dile getirmek gerekir. örneğin başka gezegenlerden mesajlar aldığını söyleyen bir insana, "Saçmalama. öyle şey olmaz" ya da "A! Evet. O mesajları ben de alıyorum" diyerek yanıt vermek yerine "Buna inandığını biliyorum, ama ben başka gezegenlerden buraya haber ulaştırıldığını düşünmüyorum" demek daha uygundur. Takip edildiğini düşünen bir insana takip edilmediğini çeşitli akla uygun kanıtlarla kanıtlamaya çalışmak yerine yanımızda güvende olduğu hissini vermek ise özellikle alevlenme dönemlerinde daha yerindedir. Ancak alevlenme dönemleri dışında da bu tavrı sürdürmek onu bize daha da bağımlı kılma riski içerdiğinden doğru değildir Bu anlamda karşımızdakini sürekli olarak güzel günlerin geleceğine inandırmak yerine iyi ve kötü günde dostluğu­muzu vurgulamak yararlı bir yaklaşımdır.

    Tembellik ediyor, çalışmıyor...

    Şizofreninin bazı dönemlerinde görülen keyifsizlik, isteksizlik, yorgunluk, çevreye ilgisizlik gibi belirtiler dışarıdan bakan biri tarafından tembellik ya da miskinlik olarak yorumlanabilir. Böyle durumlarda şizofrenisi olan bir insanın çalışmaya bilinçli olarak karşı çıktığı için değil, rahatsızlığından dolayı yaşadığı belirtiler nedeniyle çalışmak istemediği bilinmelidir.

    Şizofrenisi olan bir kişi çalışabilir mi?

    Evet. Rahatsızlığın tedavi altında ve belirtisiz olarak seyrettiği dönemlerde kendi bilgi ve becerilerine uygun işlerde, eğer uygun bir mesai ve iş ortamı sağlanırsa rahatlıkla çalışabilirler

    İlaç kullanmak istemiyorsa..?

    İlaç kullanmayı reddetme, şizofrenide en sık karşılaşılan sorunlardan biridir. Şizofrenisi olan insanlar rahatsız olmadıkları ya da iyileştikleri düşüncesiyle ilaç kullanmak istemeyebilirler Oysa şizofrenide kullanılan ilaçları rahatsızlık belirtilerinin düzeldiği dönemlerde dahil olmak üzere uzun süre kullanmak ve hekim gözetimi olmaksızın kesmemek gerekmektedir. Şizofrenide ilaç tedavisi varolan yakınmaların giderilmesi dışında rahatsızlığın nüksetmesini önlemek açısından da gereklidir. Eğer ilaç kullanmama isteği alınan ilaçların yan tesirleri nedeniyle ortaya çıkmışsa tedavinin yeniden düzenlenmesi için bir hekime başvurmak sorunu çözebilir Bu nedenle ailenin şizofrenide kullanılan ilaçların yan tesirleri konusunda bilgi eksikliğini gidermesi büyük önem taşımaktadır Ancak ilacı reddetme davranışı yan tesirlere bağlı değilse yeni bir rahatsızlık döneminin ilk işaret­lerinden biri olabileceği konusunda dikkatli olunmalıdır. Bu noktada aile üyelerinin, şizofrenisi olan kişiyi ilaç kullanmaya ikna etmek yolunda sabırlı ve sakin olmaları gerekmektedir.

    Peki ilaç kullanmaya hiçbir şekilde ikna edilmezse..?

    Eğer rahatsızlık aile açısından dayanılmaz bir hal almışsa ve şizofrenisi olan birey ilaç kullanmaya yanaşmıyor hatta hekime bile gitmek istemiyorsa o zaman tedavinin düzenlenmesi amacıyla yataklı bir kuruma yatırılma tek çare olarak gündeme gelir. Rahatsızlığının özelliği gereği herhangi bir yakınmadan söz etmeyen, tedaviyi kabul etmeyen, yataklı kuruma gönderilmeye direnen bireyin kendi rızası olmaksızın hastaneye sevki sırasında ise aile çok sıkıntı ve üzüntü verici anlar yaşar. Eğer hastane döneminde de hekimlerin bütün ilgisi sadece rahatsızlığı olan bireye yönelirse ailenin korkuları, kuşkuları, soruları ikinci planda kalacağı için ailenin rahatsızlık nedeniyle yaşadığı suçluluk artabilir Bu nedenle hastane yatışının ilk gününden itibaren şizofrenisi olan kişinin yakınlarının sorularına, endişelerine kulak verilerek onların da tedavi sürecine dahil edilmeleri gerekmektedir

    Hastanede ne kadar yatması gerekir?

    Elli yıl öncesinde böyle bir soruya; "Uzun süre" yanıtı verilirdi. Hatta bu rahatsızlığı yaşayan insanların ömür boyu hastanede yatmaları gerektiğinden söz edilirdi. Ancak günümüzde tedavide kullanılan ilaçlarla birlikte hastanede yatma süresi on beş-otuz gün arasına inmiştir.

    Şizofrenide hastanede yatırılarak tedaviden ne amaçlanmaktadır?

    Şizofrenisi olan bireyin rahatsızlık belirtileri kendisine ve çevresindekilere zarar verecek boyutlara ulaşmışsa ve ayakta ilaç tedavisi uygulanamıyorsa, bu iki sorunu çözümlemek amacıyla tedavi kısa bir süre için hastanede sürdürülür.

    Hastane döneminde yakınların tavrı nasıl olmalı?

    Bazen, aile yatış öncesi yaşadığı sıkıntılar nedeniyle, şizofrenisi olan üyesini hastanede ziyaret etmeye isteksizlik gösterebilmektedir.

    Oysa hastane döneminde ilk günden itibaren ziyaretlere düzenli olarak gitmek, tedaviyi üstlenen hekimlerden rahatsızlıkla ilgili bilgi almak gerekmektedir.

    "Bizden sonra ne olacak"

    Şizofrenisi olan insanların yakınlarını en fazla düşündüren sorunlardan biri olan bu soruya genel bir yanıt vermek mümkün değildir. Sorunun her ailenin kendine özgü nitelikleri temelinde ele alınıp tedaviyi sürdüren hekim ile birlikte değerlendirilerek açıklığa kavuşturulması en uygundur.

    *

    Şizofrenide ilaç tedavisi

    Şizofreninin tedavisinde amaç nedir?

    Şizofreni tedavisinde düşünce, duygu ve davranış düzeyinde ortaya çıkan belirtilerin ilaçlarla kontrol altında tutulması, toplumsal yaşantıyla ilgili ortaya çıkan yakınmaların da diğer tedavi yöntemleriyle düzenlenmesi ve böylelikle kişinin kendisi ve çevresiyle uyumlu bir yaşam sürdürmesi hedeflenmektedir.

    Şizofrenide hangi tedavi yöntemlerine öncelik verilmektedir?

    Tedavide öncelik ilaç kullanımındadır. Ancak şizofreniyle ilgili bütün sorunların çözümünde ilaç tedavisi tek başına yeterli olmamaktadır. Bu nedenle özellikle toplumsal yaşantıyla ilgili olarak ortaya çıkan yakınmaların çözümlenmesinde destekleyici ve bilgilendirici içerikli bireysel, grup ve aile tedavilerinin de uygulanmasında yarar vardır.

    Hangi türde ilaçlar kullanılır?

    Şizofreni psikotik bozukluklar arasında kabul edildiği için tedavide kullanılan ilaçlar toplu olarak antipsikotikler olarak isimlendirilir. Psikoz terimi genel olarak gerçeği değerlendirme yetisinin bozulduğu durumlar için kullanılır.

    İlaçlar şizofreninin yanı sıra benzer belirtiler gösteren ve psikotik bozukluk olarak nitelenen başka psikiyatrik rahatsızlıklarda da kullanılırlar.

    Antipsikotikler nasıl etkili olmaktadır?

    Beyin milyarlarca sinir hücresi içermektedir. Şizofrenide kullanılan klasik ilaçlar (haloperidol, trifluoperazin vb.) beyindeki sinir hücreleri arasında iletişimi sağlayan bazı maddelerin (örn. dopamin) aşırı etkinliğini engelleyerek etki göstermektedirler. Ancak aşırı dopamin faaliyeti sadece şizofreniye özgü bir durum değildir.

    Beyinde yapılar, sistemler, yollar ve bunlar arasındaki iletişimi sağlayan maddeler arasında son derece karmaşık ilişkiler bulunmaktadır. Örneğin bir sinirsel iletinin aksadığı anlarda bir başkası tamamlayıcı olarak devreye girebilmektedir. Şizofreni tedavisinde kullanılan ilaçlar etki mekanizmaları aracılığıyla bir etkileşimler zinciri ortaya çıkarmaktadırlar. Beynin bütün sinirsel ağı içinde yeni bir düzenlemenin ortaya çıkması ise zaman içinde gelişen bir durumdur. Bu nedenle ilaçlar kullanılmaya başladıktan iki-üç hafta sonra etkilerini gösterirler.

    Atipik olarak nitelenen nispeten daha yeni ilaçlar (klozapin, risperidon, olanzapin vb.) ise dopaminin yanı sıra beyinde hücreler arası ileride rol oynayan serotonin, asetil kolin, noradrenalin, GABA, glutamat vb. maddeler üzerine etkilidirler.

    Bu ilaçlara dopamin dışındaki diğer sinirsel ileticiler üzerinde de etkili olmaları, yan etki ortaya çıkarma olasılığının klasik ilaçlardan daha az olması gibi özellikleri nedeniyle atipik antipsikotik adı verilmektedir.

    İlaçlar hangi belirtilerde etkilidir?

    Klasik olarak nitelendirilen ilaçlar şizofrenisi olan kişilerde görülen varsanıların, hezeyanların, saldırganlık düzeyinde ortaya çıkan bazı davranış bozukluklarının ortadan kaldırılmasında rol oynarlar.

    Atipik antipsikotik adı verilen ilaçlar ise yukarıda sayılan belirtilerin yanı sıra içe kapanma, toplumdan uzaklaşma, aldırmazlık, ilgi ve istek eksikliği, duygusal küntlük, iletişim kurmama, kendine bakımda azalma gibi belirtiler üzerinde etkilidir.

    İlaçlar hemen etki eder mi?

    Hayır. Seçilen ilacın etkinliğinin yeterli olup olmadığı hakkında kesin bir kanaat oluşması için uygun dozla kullanımda 4-6 haftalık bir süreye gereksinme vardır. Belirtilen süre içinde istenen sonuç alınamazsa ya da yan etkiler nedeniyle tedavi erken sonlandırılmak zorunda kalınırsa yeni bir ilaca geçmek gerekir.

    Çok sayıda ilacı birlikte kullanmak hızlı iyileşme sağlar mı?

    Şizofrenide kullanılan ilaçların (bkz. Tablo 1) çoğunun ya da hepsinin aynı reçeteye yazılması yan etki riskini artırmaktan başka bir işe yaramaz. Çünkü bu ilaçların önemli bir bölümü benzer etki mekanizmasına sahiptir. Bazen hezeyanlar ve varsanılar için ayrı, uyku düzenini sağlamak için ayrı bir ilaç, verilebilirse de kullanılan ilaç sayısının daha fazla artışı durumunda yapılan tedavinin güvenilirliği zedelenir. Tedavide amaç yan tesire yol açmadan rahatsızlığı tedavi edecek dozu bulabilmek ve bu dozda tedaviyi aksatmadan sürdürmektir.

    İlaçlar hangi sıklıkta kullanılmalıdır?

    Şizofrenide kullanılan ilaçlar ancak düzenli kullanıldıklarında etkili olmaktadırlar. Bu nedenle ilaç tedavisinin her gün aksatılmadan sürdürülmesi gerekir. Ancak ağızdan ilaç kullanımı yerine iki-dört haftada bir eşdeğer dozlarda kalçadan yapılacak iğnelerle de tedavi tercih edilebilir.

    İlaçlar ne kadar süre ile kullanılmalıdır?

    Şizofreni belirtilerini ortadan kaldırmak kadar belirtilerin tekrarlanmasını önlemeye yönelik uzun süreli ilaç kullanımı da önemlidir. idame tedavisi adı verilen bu tedavinin süresi ve tedavide kullanılan ilaç dozu, tedaviyi üstlenen hekim ile birlikte bir uzlaşma zemininde belirlenmelidir. Genellikle tedavinin; rahatsızlığın başlangıç dönemindeki ilaç dozlarının, yakınmaların yatıştırılmasından sonra tedricen azaltılması suretiyle uzun yıllar aksatılmadan sürdürülmesi önerilir.

    Uzun süre ilaç kullanımında amaçlanan nedir?

    Şizofreni yineleme özelliği gösteren bir rahatsızlıktır. ilaçlar, halihazırdaki belirtileri yatıştırarak çoğu zaman rahatsızlığın hastaneye yatmadan tedavisine imkan sağlamalarının yanı sıra hastalığın yineleme olasılığını da azaltırlar ve diğer tedavi yöntemlerinin uygulanmasına olanak sağlarlar.

    Ayrıca kişinin rahatsızlığından dolayı bazı yetilerini yitirmesini de en aza indirirler.

    Tedavide etkili olan ilaçların bulunması, hastaların hastaneye yatmak zorunda kalmaksızın evlerinde tedavi edilmelerini sağlamış, depo hastanelerin tarihe karışmasında önemli bir rol oynamıştır. Hastaneye yatış tedaviyi kolaylaştırmakla beraber şizofreni tedavisinin esası, zorunlu olmadıkça hastanın yaşadığı ortamdan uzaklaşmadan tedavisinin sürdürülmesine dayanmaktadır

    Uzun süre ilaç kullanmak ilaçlara karşı bir bağımlılık yaratır mı?

    Hayır. Şizofreni tedavisinde kullanılan ilaçlar (bkz. Tablo1) kesinlikle uyuşturucu değildirler ve bağımlılık yapmazlar. Antipsikotik ilaçları kullanan kişiler ilaçların kendilerini uykuya meylettirdiğinden, beyinlerine uyuşukluk ve vücutlarına ağırlık verdiğinden yakınabilirler. Bu yakınmalar ilaçların olumlu etkilerinin değil yan etkilerinin bir sonucudur. Böyle durumlarda hekime danışılarak tedavinin daha uygun bir doza ya da yeni bir ilaca yönelik olarak değiştirilmesi sorunu çözer.

    İlaçların yan etkileri nelerdir?

    Şizofrenide tedavinin önemli bir bölümünü ilaçlar oluşturduğundan ve kimi yan etkiler kişinin ilaç kullanmaya isteksizlik duymasına yol açtığından yan etkileri ayrıntılı olarak bilmekte yarar vardır

    1. Sinir Sistemi üzerine yan etkiler

    a- Erken dönemde ortaya çıkan yan etkiler: Birden ortaya çıkarak özellikle boyun, ense, sırt, dil, ağız, yüz ve göz kaslarını etkileyen kimi zaman ağrılı da olabilen aralıklı kasılmalardır Bu devrede kişinin gözleri yukarı doğru kayabilir. Bedeni bir yay gibi gerilebilir. Bu kasılmalar genellikle tedavinin ilk bir haftası içinde ortaya çıkar.

    Tedavinin ilk dönemlerinde görülen bir başka belirti de çok rahatsız edici bir iç sıkıntısı, yerinde duramama, sürekli dolaşma isteğidir.

    Ayrıca ilaç kullanımı süresince genelde tedavinin ilk bir ayı içinde Parkinson Hastalığına benzer bir tablo gelişebilir. Yüz ve boyun kaslarından başlar, omuzlara ve gövdeye yayılır. Genel olarak hareketlerde yavaşlama, jest ve mimiklerde azalma (maske yüz), deride yağlanma, tükrük salgısında artma, konuşmada tekdüzelik, küçük adımlarla ve öne doğru hafif kambur bir şekilde kolları sallamadan yürüme [robot gibi olma), el ve ayaklarda istem dışı titremeler görülür. Yukarıda sayılan bütün yan etkiler ilacı kullanan kişileri ve yakınlarını oldukça tedirgin eder. Antipsikotiklerin herhangi bir tanesinin kullanımı sırasında ortaya çıkan sıkıntıların bütün ilaçlara karşı peşin hüküm oluşturması sık rastlanılan bir durumdur. Bir ilaçla yan etki yaşayan kişi, kullanımına karşı isteksiz hale gelebilmektedir. Öncelikle belirtmeliyiz ki, bu yan etkiler, ilacı kullanan herkeste görülmez. Görüldüğü durumlarda ise hekimin tedaviyi yeniden düzenlemesiyle kısa süre içinde çözümlenir.

    b- Geç dönemde ortaya çıkan yan etkiler: Tedavinin üç aylık dönemi sonrasında daha sık görülür. çoğu zaman yüz bölgesinde başlar. Çiğneme, dil şapırdatma, dudaklarda titreme, parmaklarda solucan gibi kıvrılmalar gibi belirtilerle kendisini gösterir.

    2. Alerjik yan etkiler

    Özellikle klorpromazin (Largactil) ile deri döküntüleri ya da güneş ışınlarına aşırı duyarlılık sonucu deride bronzlaşma görülebilir.

    3. Otonomik yan etkiler

    Şaşkınlık hali (özellikle yaşlı hastalarda ve gece), vücudun ısı ayarının bozulması (sıcakta ateşlenme, soğukta ateşin düşmesi) gibi belirtilerin yanı sıra tansiyon değişmeleri, ağız kuruluğu, kabızlık vb. görülebilir

    Son derece nadir ama tehlikeli bir durum olan 'nöroleptik malign sendrom' gelişebilir: Kaslarda katılaşma, ateş yükselmesi, bilinç değişiklikleriyle kendini gösterir; komaya dek gidebilir

    4. Göz üzerinde yan etkiler

    Özellikle thioridazin (Melleril) ile günde 8DDmg'ln üzerindeki dozlarda görme kaybına dek giden görme bozuklukları ortaya çıkabilir.

    5. Hormonal yan etkiler

    Özellikle kadınlarda memelerden süt gelmesi ve adetten kesilmeye neden olabilirler.

    Bütün ilaçlar yan etki gösterir mi?

    Hemen hemen bütün ilaçların yan etkileri vardır. Yan etkiler ilaçların etki mekanizmalarına ve kullanılan dozlarına bağlı olarak değişir. Ancak şizofreni tedavisinde özellikle son yıllarda sinir sistemi üzerine yan etkileri oldukça az olan ve yukarıda 'atipik' olarak söz edilen ilaçlar daha yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır.

    Yan etkiler ilacın kesilmesini gerektirir mi?

    Hayır. Rahatsızlık düzeyine, yaşa, bünyeye göre ilaç seçimi ve doz ayarlaması yan etkileri en aza indirir. Bazı yan etkilerin önlenmesi için bir süreliğine yardımcı ilaçlar [Akineton, Sormodren vb) kullanılabilir. Gerekirse doz azaltılabilir ya da başka bir ilaca geçilebilir.

    Başka ilaçlarla birlikte kullanılmasında bir sakınca var mı?

    Şizofreni tedavisindeyken başka bir rahatsızlık nedeniyle ilaç kullanılması gerekebilir. Böyle durumlarda diğer rahatsızlığın türü ve tedavisiyle halihazırda kullanılan antipsikotiklerin etkileşimi konusunda ayrıntılı bilgi almak için tedavileri düzenleyen hekim ya da hekimlerle görüş alışverişinde bulunmakta yarar vardır.

    Hamile iken kullanılabilir mi?

    Hamileliğin özellikle ilk üç ayı süresince çok zorunlu kalınmadıkça ilaç kullanılmamalıdır.

    Yaşlılarda nasıl kullanılmalı?

    Yaşlılarda kalp-dolaşım ve sindirim sistemi üzerine yan etkileri az olan ilaçlar düşük dozlarda kullanmak daha uygundur.

    Tedavideki en etkili ilaç hangisidir?

    Şizofrenide kullanılan ilaçlar çoğunlukla benzer etki mekanizmalarına sahiptir. Dolayısıyla şimdilik 'en etkili' tek bir ilaçtan söz etmek mümkün değildir. ilaçların aralarındaki farklılıklar daha çok yol açtıkları yan etkilere ilişkindir Ancak eskiden sadece varsanı ve hezeyanlarda etkili ilaçlar mevcutken, giderek diğer yakınmalar üzerinde de etkili ve yan etkileri daha az olan ilaçlar kullanıma girmektedir.

    Şizofrenide 'şok tedavisi' kullanılıyor mu?

    Halk arasında 'şok tedavisi' diye bilinen elektro konvülsif terapi (EKT), düşük doz elektrik akımı ile hastaya bir tür sara nöbeti oluşturmaktan ibarettir. Bu tedavinin yan etkileri, adının ve çağrışımının ürkütücülüğüne karşın oldukça azdır. EKT, Şizofrenide ilk etapta düşünülen ya da her durumda uygulanan tedavi değildir.

    İlaç kullanmak dışında yapılabilecek şeyler nelerdir?

    Şizofreni kalıtımsal yatkınlığı olan kişilerde ağır dışsal zorlanmalar, sorun çözme yeteneklerinin yetersizliği ve toplumsal destek sistemlerinin zayıflığı gibi ek koşulların biraraya gelmesi sonucunda ortaya çıkar ya da tekrarlar. Bu nedenle;

    - Belirtilerin ortadan kaldırılması için ilaç kullanmak,

    - Zorlanmaların sıkıntısını gidermek için çevresel düzenlemeler yapmak,

    - Toplumsal destek sistemlerini güçlendirmek için aile ve grup terapilerine, kendine yardım gruplarına katılımlarını sağlamak,

    - Toplumsal becerilerini ve sorun çözme yeteneklerini artırmak için eğitmek, destekleyici psikoterapi yöntemlerinden istifade etmek gerekli olabilir.

    Türkiye'de bulunan antipsikotikler

    Ticari ismi mg
    Largactil 25-100
    Prolixin (depo amp.)
    Moditen [tab) 5
    Stilizan (tab) 2
    Norodol (tab) 5-10-20
    Norodol [damla) 1 mg/20 damla
    Norodol [amp.) 5
    Melleril (drjJ 25-100
    Mellerettes 10
    Nörofren (tab) 2
    Sülpir 50
    Dogmatil 200
    Leponex 25-100
    Clopixol (tab)(damla) 2-10-25
    (depo amp)
    (accuphase amp)
    Fluanxol (tab) 3
    (depo amp)
    Zyprexa [tab) 5, 10
    Risperdal (tab) 1, 2, 3, 4

    *

    Şizofrenide Psiko-Sosyal tedaviler
    Şizofrenide psiko-sosyal tedavi ne anlama gelir?

    Şizofrenide ilaç tedavisi dışında kalan diğer tedavi yöntemlerini tanımlamak için "psiko­sosyal tedaviler" terimi kullanılır. Psiko-sosyal tedaviler, düzenli ilaç kullanmakta olan ve rahatsızlığın alevlenme döneminde bulunmayanlar için geçerlidir.

    Psiko-sosyal tedavilere neden gerek duyulur?

    Şizofreni, kişinin dünyayı algılama tarzını, düşünce ve duygularını etkileyerek başkalarından farklı davranışlar göstermesine yol açan bir rahatsızlıktır.

    Şizofrenisi olan kişi düşünce dizgesinde ortaya çıkan gerçek dışı, benliğe yabancı değişikliklerin etkisinde yoğun bir bunaltı yaşar. Yaşadığı bunaltı nedeniyle kişiler arası ilişki kurmayı sağlayan basit işlevleri bile yerine getiremeyebilir. Benlik bütünlüğünü koruyamadığı için başkalarına karşı kendisini savunmasız hisseder. insanlara güveninin kaybolmasıyla birlikte kendi dünyasına çekilmeye, ilişkilerini asgariye indirmeye başlar. bu farklılaşma aile ilişkileri, kişiler arası ilişkiler, okul, iş ve sosyal uyum üzerine olumsuz bir şekilde yansır.

    Bu değişikliklere şizofrenisi olan kişinin yakınları bir anlam veremeyip kaygılanarak ne yapacaklarını, nasıl davranacaklarını bilemez hale gelirler. Şizofrenisi olan kişilerin yakınlarında öncelikle gözlenen tepki rahatsızlığın yadsınması ve değişikliklerin kapris, tembellik, bencillik olarak değerlendirilmesidir.

    Rahatsızlık süreci ilerledikçe toplumsal ortamdan uzaklaşma, kendi dünyasına kapanma artar. Aile fertlerinin bu uzaklaşmaya tepkisine bağlı olarak da "kopma" süreci şekillenir. Şizofrenisi olan kişinin kendine özgü dünyasını anlama çabasında olmayan ön yargılı yaklaşımlar sorunu iyice çözümsüz hale getirebilir. Gerçeği algılamadaki farklılıklar, çevreye ilgide azalma, sorumluluk almakta ve yerine getirmekte güçlük gibi şizofreni ra­hatsızlığının doğasına ilişkin sorunlar nedeniyle kişi belirgin uyum sorunları yaşamaya başlar.

    İşte bu noktada hem rahatsızlığı olan kişinin iç dünyasındaki karışıklığı düzeltecek hem de toplum içindeki yalnızlığını ortadan kaldıracak, giderek yitirmekte olduğu yetenek ve becerilerini ona yeniden kazandıracak, bozulmuş iletişimi yeniden kurabilmesine olanak verecek tedavi yaklaşımlarının devreye girmesi gerekli olmaktadır. Bu nedenle şizofreni tedavisinin önemli bir bölümünü psiko-sosyal yaklaşımlar oluşturmaktadır.

    Şizofrenide kullanılan psiko-sosyal tedavi yöntemleri nelerdir?

    1. Destekleyici Tedaviler:

    Bu tedavi yaklaşımı şizofrenisi olan kişinin yeteneklerinin gerilediği stresli yaşam olaylarına karşı daha duyarlı hale geldiği düşüncesine dayanır.

    Tedavide amaç, eksiklikleri ve kayıpları ortadan kaldırma, duygusal destek sağlama, yaşam olaylarına yönelik uygulanabilir bilgi ve beceri kazandırmaktır.

    Günümüzde şizofreni için uygulanabilirliği en kolay, yaygın bireysel psikoterapi yöntemi olarak kabul edilmektedir.

    Destekleyici psikoterapi etkir.ı dinleme; günlük yaşamı etkileyen sorunların çözümü üzerine konuşma; hastalık belirtileri, nüks ve riskler konusunda bilgilendirme tedaviye uyum sağlama ve sosyal ilişkileri desteklemeye yönelik olarak uygulanır. Kısa süreli bir yaklaşımdır. Kişi hastalık belirtileri ve belirtilerin stresle ilişkisi konusunda eğitildiğinde sıkıntı yaratan durumlarla başetme, kontrol altına alma ve savunma stratejileri geliştirme şansına sahip olur.

    2. Bilişsel Davranışçı Tedaviler:

    Bu tedavi yöntemi rahatsızlığın nedenine yönelik değildir. işlevselliğin arttırılması rahatsızlığın olumsuz gidişinin engellenmesi amaçlanmaktadır. Şizofrenisi olan kişinin sorunları işlevsel açıdan ele alınarak uyumsuz davranışın yerine uyumlu davranışın konması hedeflenir. Hem yitime maruz kalan yetiler hem de sağlam kalan davranış özellikleri ele alınır. Halihazırda sahip olunan beceri ve yetenekler aracılığıyla günlük yaşamdaki işlevsellik arttırılmaya çalışılırken, yitirilen davranışları da yeniden kazandırma stratejileri uygulanır. Şizofrenisi olan kişinin düşünce bozuklukları özellikle sanrılarla (hezeyanlarla), işitsel varsanılarla başa çıkması duygularını uygun bir şekilde dışa vurabilmeyi öğrenmesi sağlanmaya çalışılır. Bu amaçla günlük faaliyetlerin kayıt edilmesi program hazırlama ve uygulama, ev ödevlerinin gerçekleştirilmesi tedavinin önemli unsurlarındandır. Uzun süreli bir tedavi yaklaşımında tedavi, oldukça yapılandırılmış bir program dahilinde ailesel iletişimi ve şizofrenisi olan kişinin sorun olarak nitelenen davranışlarını değiştirmeye yöneliktir.

    3. Grup Tedavileri:

    Rahatsızlığın bazı belirtilerinin ortadan kaldırılması, sosyal uyumun arttırılması, bilişsel kayıplar ve işlev yitiminin azaltılması amaçlanır. Grup dinamiklerinin sunduğu zeminde etkileşim, eğitim ve destek olanaklarıyla ortak yaşantıların paylaşılması, toplumsal davranışlar konusunda geri bildirim, yeni sosyal beceriler geliştirilebilmesi sağlanmaya çalışılır. Terapist burada doğal grup dinamikleri olan cesaretlendirme, öğrenme ve değişimi kullanır. Toplumsal beceri kazandırma amacıyla rol provası, model olma, yeni davranış modellerine öncülük yapma, beceri geliştirme gibi yöntemler kullanılır. Ayrıca bilişsel alandaki bozulmaları azaltmaya yönelik olarak da zihinsel işlevler, bellek, dikkat, algı, kavramsallaştırma ve duyguyu ifade edebilme gibi konular üzerinde çalışılır.

    Tedavide amaç iç görü kazandırmak, davranışlarda değişiklik sağlamak, toplumsal destek alanlarını çoğaltmak. boş zaman etkinliklerine katılımı arttırmak biçiminde özetlenebilir Tedaviler düzenli, planlanmış oturumlar biçiminde, sınırlı sayıda kişinin katılımıyla gerçekleşir.

    4. Aile tedavileri:

    Şizofreni kişiyi olduğu kadar aileyi de derinden etkileyen bir rahatsızlıktır Şizofreninin yarattığı bunaltının şizofreni si olan kişiye ve yakınlarına yüklediği zorlukların gerilimi yeniden ona yansıyarak rahatsızlık sürecini olumsuz etkilemesini önlemek amacıyla uygulanır. Rahatsızlığın oluşması ve ortaya çıkmasındaki aileye ait hazırlayıcı etmenleri anlamaya, rahatsızlığın ailede yarattığı olumsuzlukları ve güçlükleri ortadan kaldırmaya yönelik bir tedavi yöntemidir. Ailenin rahatsızlığı doğru anlamasını, akılcı bağlantılar kurmasını, olumlu tutumlar ve gerçekçi beklentiler geliştirmesini olanaklı kılar.

    Aile tedavilerinde,

    - Rahatsızlık konusunda bilgi sağlama,

    - Ailenin kaygılarının, çatışmalarının anlaşılması ve dile getirilmesine olanak sağlama,

    - Ortaya çıkan sorunları çözme, çözüm yollarını geliştirmeye yönelik bir zemin hazırlama, seçenekler oluşturma, kullanılabilir öğütler verme,

    - Rahatsızlığa karşı dayanma gücünü arttırma,

    - Aile içi duygu dışa vurumunun uygun biçimde yapılmasını sağlayarak iletişim becerilerini geliştirme amaçlanmaktadır.

    Aile yaklaşımları iki büyük alanı hedef almıştır: Belirtilerin bastırılması ve hastalığa yönelik ailesel-toplumsal tepkileri olumlu yönde geliştirme. Ailede rahatsızlığa ilişkin olumsuz duyguların yüksek düzeyde dışavurumu rahatsızlığın ilerlemesinde ve alevlenmesinde önemli bir paya sahiptir. Bu nedenle şizofreni si olan kişinin yakınlarının bireysel kaygılarının, çatışmalarının dile getirilmesi; çözüm yollarının tartışılması; rahatsızlığın doğası ve belirtileri,nedenleri,gidişi ve sonlanması konusunda bilgilendirmeyle olumsuz duygu dışavurumu azaltılır. Aile tedavilerinin bir yararı da şizofrenisi olan kişinin ve yakınlarının ilaç tedavisine ve diğer tedavilere uyumunu arttırmasıdır

    5. Ortam tedavisi:

    Bu yöntemle şizofrenisi olan kişinin yaşadığı yerlerin bir tedavi ortamı olarak kullanılması amaç edinilir. Kişinin tedavi görmekte olduğu yataklı tedavi kurumları, gündüz hastaneleri, psiko-sosyal tedavi merkezleri, çalıştığı iş yeri, yaşadığı sokak birer tedavi ortamı olarak kabul edilir Deneyimli bir ekip tarafından yürütülmesi gereken bir tedavi yöntemidir

    Gerçeği değerlendirme yetisi bozulmuş olan kişinin dürtü denetimini sağlamak, kendisine ya da başkalarına yönelik olabilecek zararlı davranışlarını önlemek, insanlarla etkileşimini arttırmaya cesaretlendirmek, uyumlu davranış modelleri geliştirmek amaçlanır. Ayrıca toplumsal yaşama uyumunu arttırmak amacıyla yaşadığı toplumda öne çıkan kişileri bilgilendirmek, toplumdan soyutlanmasını engellemek, ona özgü yaşam koşullarının oluşturulmasını sağlamak hedeflenir. Bu yaklaşımla şizofrenisi olan kişinin işlevsel durumuna uygun sorumluluk alması sağlanmaya, hasta rolünden sıyrılıp normal yaşam tarzına yakın davranışlar geliştirilmesi olanaklı kılınmaya çalışılır. Ülkemiz koşullarında ortam tedavisi şimdilik yeterince uygulanma imkanı bulamamaktadır.

    Psiko-sosyal tedavi yöntemleri nasıl uygulanmaktadır?

    Bu yaklaşımlar karşılıklı etkileşim içeren birbirine sıkı sıkıya bağlı alanlardır. onların sadece birini. sürdürmeye çalışmak, belirtilerin giderilmesi, sosyal iyileşme ve yaşam düzeyini arttırmaya yönelik katkıları yetersiz kılar. Bu nedenle psiko-sosyal tedavi yöntemlerinin birlikte uygulanması yararlıdır.

    Şizofreninin tedavisinde psikoanalitik yönelimli psikoterapi yaklaşımları uygulanır mı?

    Şizofreninin zihinsel bozulma sürecinde çocukluk dönemine özgü büyüsel, gerçekliğe uymayan, neden sonuç ilişkileri gözetmeyen, bütün varlıklara canlılık atfeden ilkel düşünce süreçlerine doğru gerileme olur. Kişinin ruhsal enerjisi dış dünyadan ve kendi dışındaki varlıklardan geri çekilip kendi bedenine aktarılır. Bu da kişinin içe kapanmasına, kendi yarattığı dünyada tek başına yaşamasına neden olur. Şizofrenisi olan kişide ortaya çıkan bilinçdışı çatışmaların rahatsızlığa neden olduğu düşüncesindeki bazı psikoterapistler derinde yatan bilinçdışı çatışmaları yüzeye çıkarıp onlardan arınarak rahatsızlık belirtilerinin ortadan kaldırılabileceğine inanırlar. Bu yaklaşımın kişinin zaten çok kırılgan olan benliğinin dağılmasına yol açabileceği görülmüş ve şizofrenide psikodinamik yönelimli psikoterapi yöntemleri yerine destekleyici yaklaşımların daha yararlı olduğu kabul edilmiştir.

    Şizofrenide psiko-sosyal rehabilitasyon ile amaçlanan nedir?

    Rehabilitasyonun iki temel amacı:

    1. İşlevsel yeti yitiminin azalmasına, giderilmesine yönelik eğitim vermek ve deneyimleri arttırmak,

    2. Toplumsal ilişkilerle ilgili elverişsizlikleri ortadan kaldırmaya yönelik çevresel destek sistemlerini arttırıcı olanaklar geliştirmektir. Rehabilitasyon programları ve servisleri; mesleki rehabilitasyon servisleri, tedavi evleri ve psiko-sosyal rehabilitasyon merkezlerini içermektedir.

    Şizofrenisi olan kişinin yaşamını etkileyen en önemli sorunlardan biri işsizlik, çalışmama durumudur. Bu nedenle mesleki rehabilitasyon şizofreninin rehabilitasyonundaki en temel yaklaşım noktalarından biri olmaktadır. Bu programlar hastanelerdeki çalışma alanlarında, işe odaklanmış ve mesleki yetileri geliştiren ya da yitimi azaltan bir içerikle gelişmektedir. Psiko-sosyal rehabilitasyonun gerçekleştirildiği en temel uygulama ise gündüz hastanesi uygulamalarıdır. Şizofrenisi olan kişinin mesaiye gider gibi gittiği bu ortamdan bireysel ve grup halinde uygulanan psikoterapilerin başında da daha yaygın biçimde psiko-sosyal rehabilitasyona yönelik programlar uygulanmaktadır. Bireyler gün boyunca sorumluluk alarak çay ocağı, büfe gibi küçük çaplı işletmeleri çalıştırma, bütçe yapma, bankaya gitme gibi bazı işleri yürütmek, bazı kurslar ve eğitim programlarına devam etmek, yeni durumlarına uygun bir takım işleri öğrenmek ve becerilerini geliştirmeye yönelik uğraşı terapisini sürdürmek gibi etkinliklerde bulunmaktadırlar

    Kişilerin yeniden hastaneye yatmalarını önlemeye yönelik girişimler de rehabilitasyonun kapsamındadır. Şizofrenisi olan kişinin mahallesinde, iş yerinde, yaşamını sürdürmekte olduğu bütün alanlarda temel yaşam gereksinmelerini karşılamaya, sorunlarını çözebilme ve rahatsızlığıyla başa çıkma becerilerini geliştirebilmeye, toplumsal destek sistemlerini devreye sokabilmeye yönelik uğraşlar söz konusudur. Rehabilitasyon programlarının uygulanması daima bir ekip çalışmasını gerektirir. Şizofrenisi olan kişiler bu ekibin en vazgeçilmez parçasıdırlar.

    Bu açıdan ülkemizde durum nasıldır?

    Psikiyatrinin gelişmesi ile beraber "depo hastanelerinin" kapanması ve toplum içinde tedavinin benimsenmesi rehabilitasyon programlarını son derece önemli hale getirmiştir. Türkiye'de rehabilitasyona yönelik çabalar oldukça sınırlıdır. Yakın tarihte çok dar olanaklarla gündüz hastanesi oluşturmaya çalışan klinikler olmuş, fakat bunlar bireysel çabalar olmaktan öteye gidememiştir Türkiye'de özellikle ruh sağlığı alanı ile ilgili yasal düzenlemelerin yetersiz olması, resmi sağlık politikalarının bu soruna hemen hiç değinmemesi psiko-sosyal rehabilitasyon çalışmalarının gelişememesinin en önemli nedenleri arasındadır.

    *

    Şizofrenide yasal konular
    "Şizofrenisi olan bir çocuğumuz var. Babası memur (ya da emekli) ancak çocuğun yaşı ondokuzu geçti. Rahatsızlığı nedeniyle devamlı ilaç kullanması gerekiyor. Rahatsızlığın şiddetlendiği dönemlerde hastanede yatması gerekiyor. Tedavi masrafları çok ağır. Bir çözüm bulabilir miyiz?"

    Şizofrenisi olan çocuklar yaşları kaç olursa olsun aile yardımından süresiz yararlanabilirler. Kendisine bakmakla yükümlü olan yakını; memur, emekli, sigortalı ya da bağ-kur mensubu olabilir. Sonuç değişmez. Hasta yakını memur, emekli ya da Bağ-Kur'lu ise devlet hastanelerine, sigortalı ise SSK hastanelerine dilekçe ile başvurmalıdır. Tercihen tedavi görülen hastaneye başvurmak uygun olur: "Çocukta şizofreni denilen akıl hastalığının bulunduğu ve süregenlik kazandığı bu durumu ile çalışarak hayatını kazanamayacağım, bir başkasının bakımına muhtaç olduğunu, babasının (ya da annesinin) sosyal haklarından yararlanmasının uygun olduğunu" belirtir resmi bir sağlık kurulu raporu alınır. Bu rapor ile kurumunuza başvurarak çocuğunuza sağlık karnesi çıkartabilirsiniz. Rahatsız olan çocuğunuz süresiz olarak aile yardımından yararlanır.

    "Şizofreni tanısı ile tedavi gören bir yakınım var. Babası memur (ya da emekli ya da Bağ­Kur mensubu). Sağlık karnesi var. Ancak hastanede ilaçla, birer kutu yazıyorlar. Çabucak bitiyor. Takdir edersiniz ki ayda birkaç kere şizofrenisi olan bir kişiyi hastaneye götürmek, poliklinikte beklemek, muayene ettirmek hem çok zor oluyor hem de kişinin tüm gününü alıyor. Bir de ilaç ücretinin %20'sini ödüyoruz. Maddi yönden de zorlanıyoruz. Bunlara bir formül bulabilir mi?"

    Aslında bu konuda hekiminiz size yol göstermeliydi. Bir dilekçe ile rahatsızlığı olan kişinin tedavi gördüğü hastanenin baştabipliğine başvurursanız sorun çözülür. ilgili hastanenin sağlık kurulunca "Hastanın şizofreni tanısıyla tedavi gördüğü, devamlı ilaç kullanması gerektiği bu nedenle %20 ilaç katılım payından ve bir kalemde bir adetten fazla ilaç yazılmaması maddesinden muaf tutulmasının uygun olduğuna" dair rapor düzenlenir.

    Artık yakınınızın muayenesinde hekiminiz 2-3 aylık ilacı bir reçeteye yazar. Bu ilaçların %20 katılım payını da ödemezsiniz. Yani eczaneye hiç para vermeniz gerekmez. Bunun için de hekiminizin reçetenin arkasında "............hastanesinin ......tarih ....... sayılı raporu ile muaftır. " diye yazıp imzalaması gerekir. Reçeteyi hastane idaresine onayla­tırken bu ibareyi de onaylattırmayı unutmayın. Ayrıca eczane sizden raporunuzun tasdiki i bir fotokopisini isteyecektir. Yanınızda bulunsun

    "Şizofreni tanısı ile tedavi görmekteyim. Yeşil kartım var. Hastanede yatmam gerektiğin­de ya da muayene için polikliniğe gittiğimde ücret ödemiyorum. Ancak ayaktan muayene edildiğinde yazılan ilaçları kendi paramla almak zorunda kalıyorum.

    "Bu ilaçları ücret ödemeden elde etmenin bir imkanı yok mu?"

    Evet var. Bir dilekçe ile tedavi gördüğünüz hastaneye başvurunuz. Hastaneden "Şizofreni rahatsızlığı nedeniyle çalışarak hayatınızı kazanamadığınız, bu ilaçları devamlı kullanmanız gerektiğine" dair bir sağlık kurulu raporu alırsanız sorun çözülür.

    Bu rapor ile ikamet ettiğiniz ilçenin kaymakamlığına başvurmalısınız. ilçe sosyal dayanışma fonu ilaç masraflarınızı karşılayacaktır

    "Şizofrenisi olan bir yakınım var. Çok mağdur durumda. Kendisine maaş bağlanabilir mi?"

    Evet. 2022 sayılı yasa gereği kendisi hakkında bir resmi sağlık kurulunca malüllük raporu düzenlenirse maaş bağlanabilir. Bunun için durumunu bildirir bir dilekçe ile ikamet ettiği ilçenin kaymakamlığına başvurması gerekir. Kaymakam dilekçeyi mal müdürlüğüne havale eder. Mal müdürlüğünde, bu yasadan yararlanacaklar için özel hazırlanmış rapor formları vardır. Mal Müdürlüğü ilgili hastaneye bir üst yazıya ek olarak iki rapor formunu gönderir. Gönderilen hastanenin sağlık kurulunca "Şizofreni olduğu, çalışma gücünü %70'in üzerinde kaybettiğine" dair rapor düzenlenir. Hastane tarafından bu rapor mal müdürlüğüne gönderilir Gerekli işlemler sürdürülür. Ve 2022 sayılı yasaya göre şizofrenisi olan kişiye maaş bağlanır. Ayrıca da yeşil kart verilir.

    Şizofreni tanısı ile tedavi gören bir öğrenci var. Okuluna devam edemiyor. Öğrencilik haklarını kaybetmemesi için ne yapılabilir?

    Okulundan resmi bir yazı yazılarak tedavi gördüğü kuruma durumu sorulursa ya da ailesi dilekçe ile başvurursa tedavi edildiği hastanede durumu değerlendirilir. Sağlık kurulunca "hastalığı sebebiyle kayıt haklarının dondurulmasının uygun olduğu" şeklinde rapor düzenlenir. Tedavi ile alevlenme dönemi geçince okula devam edebilir.

    "Oğrumuz şizofreni tanısı ile tedavi görüyor. Askerlik çağı geldi. Ne yapmalıyız?"

    Tedavi gördüğü kurumdan veya özel psikiyatrından epikriz (rahatsızlığın belirtileri ve tedavisine ilişkin bilgi içeren rapor) alarak askerlik şubesine başvurmalısınız. Şube sizi asker hastanesine sevkedecektir. Oradaki psikiyatr oğlunuzu muayene eder, epikrizi inceler, gerekirse ileri tetkikleri yaptırır. Sonuçta askeri hastanenin sağlık kurulunca şizofreni tanısı almış bir kişinin askerliğe elverişli olmadığı şeklinde rapor düzenlenir.

    Şizofrenisi olan bir devlet memuru işinden olur mu?

    Bir devlet memuruna şizofreni tanısı konulursa yasal olarak uzun süreli istirahat kullanma hakkı vardır. Belli bir süre tedaviden sonra klinik durumu uygun olursa istirahatı kesilip daha hafif bir görevde çalıştırılmak üzere işe başlatılabilir Ancak klinik gidiş uygun değilse istirahat hakkı sonuna kadar kullandırılabilir.

    Sağlık kurulu raporları ile şizofrenisi olan kişiye azami 6 aylık dilimler halinde 36 aya kadar istirahat verilebilir.

    Bu sürenin sonunda da malülen emeklilik yoluna gidilebilir.

    "Bir tanıdığımız memur işyerinde kendisiyle uğraştıklarını söyleyerek doğru dürüst işe gitmez oldu. "Göreve gitmiyor" diye müstafi saymışlar. Daha kötü oldu, evden dışarı çıkmıyor. Şimdi şizofreni teşhisi konmuş. Memuriyette bunca yıllık emeği var. Ne yapılabilir?"

    Bugün için şizofreni tanısı kesinlik kazanmış ise muhtemelen işi bırakmasına neden olan sorunlar rahatsızlığının ilk belirtileridir. Tedavi ekibi de bu kanıda ise kurumuna bir yazı ile durum bildirilir. Kurumu resmi bir yazı ile duruma açıklık getirilmesini isterse; ilgili hastanenin sağlık kurulunca kişide "Şizofreni denilen akli hastalığının saptandığı, bu hastalığın sebep olduğu düşünce bozuklukları nedeniyle işini bıraktığı bu nedenle müstafi sayılma işleminin iptal edilerek malulen emekli edilmesinin uygun olduğu" kanaatini bildiren bir rapor düzenlenir. Bu raporu dikkate alınarak kurumunca gerekli işlemler yapılır ve kişinin mağduriyeti giderilir.

    Şizofrenisi olanlar evlenebilir mi?

    Medeni Kanun'a göre akıl hastaları evlenemez. Şizofreni de bir akıl hastalığı olarak kabul edildiğinden yasal olarak evlenmeleri yasaklanmıştır. Ancak şizofrenisi olan bazı kişilerin aileleri tarafından evlendirildikleri görülmektedir. Bu evlilikler diğer tarafın itirazı olmadıkça yasal işleme tabi olmazlar.

    Diğer eş nikahtan sonra itiraz ederse ne olur?

    Türk Medeni Kanunu, nikah töreni sonrasında eşlerden birinin akıl hastası olduğu resmen kanıtlanabilirse, öbür eşe evlenmenin geçersiz sayılması için başvuru hakkı tanımıştır. Kişi yeni evlendiği eşinin şizofreni olduğunu öğrenir ve yasal süre içinde yasal yollara başvurursa, ilgili mahkeme söz konusu eşi psikiyatrik muayeneye sevk eder. Hasta olduğu sağlık kurulu raporu ile belgelenirse nikah geçersiz sayılır. Ancak günlük pratikte bu madde ile ilgili talebe sık rastlanmamaktadır.

    Evli bir insanda şizofreni rahatsızlığı başlarsa eşi ondan boşanabilir mi?

    Şizofreni tanısı konması hemen boşanma gerekçesi oluşturmaz. Türk Medeni Kanun'una göre; 'akıl hastalığı' sebebiyle boşanmanın mümkün olabilmesi için sadece rahatsızlığın mevcudiyeti yeterli değildir. Ek olarak;

    - 3 yıldan beri devam etmelidir.

    - Rahatsızlık dolayısıyla rahatsızlığı olan eş müşterek hayatın devamını diğer taraf için çekilmez hale getirmiş olmalıdır

    - Rahatsızlığın şifası mümkün olmamalıdır.

    "Aylığı/gayrimenkulu olan şizofreni tedavisindeki bir kişi bunu çarçur edip yokluğa düşüyor. Nasıl bir önlem alınabilir?"

    Vesayet (korumanlık) altına alınması uygun olur. Türk Medeni Kanunu'na göre bir kişinin 'akıl hastalığı' sebebiyle işlerini göremez halde olması ya da daima başkalarının yardım ve bakımına muhtaç olması ya da başkalarının emniyetini tehdit eder olması halinde kendisine bir vasi (koruman) atanır.

    Şizofreni bu tanıma uyar. Şizofreni si olan kişinin yakınının mahkemeye başvurması uy­gundur. ilgili mahkemenin talebi üzerine resmi bir sağlık kurulunca gerekli rapor verilir. Mahkemece vasi atanır. Vasi, vesayet hakiminin denetimi altında şizofrenisi olan kişinin işlerini takip eder

    Şizofrenisi olan bir kişi herhangi bir suç işlediğinde hapse girer mi?

    Soru böyle sorulduğunda yanıt, evettir. Şizofrenisi olan bir kişi herhangi bir suç işlediğinde hapse girebilir. Yani tutuklanabilir. Çünkü suçluyu yakalayan güvenlik güçleri savcı ve sorgu yargıcı kişinin hasta olup olmadığını bilemez.

    Şizofrenisi olan bir kişi hapis cezası alır mı?

    Soru böyle sorulduğunda -ki doğrusu budur- yanıt, hayırdır. Çünkü şizofreni rahatsızlığı olan kişi etrafında olup biten olayları kendi hezeyanları doğrultusunda yorumlar. Dış dünyayı yanlış algılaması sebebiyle giriştikleri eylemlerine karşı sorumlu değillerdir. Ceza-i ehliyetleri yoktur.

    Peki mahkeme kişini şizofreni olduğu kararına nasıl varır? Ceza nasıl işleme konmaz?

    Yargılama sırasında sanık, sanık yakınları ya da sanık avukatı kişinin hasta olduğunu ileri sürebilir. Bunun saptanması için mahkeme kişi hakkında gözlem kararına varır. Savcının isteği üzerine de olabileceği gibi sanığın duruşmalarındaki davranışları nedeniyle de mahkeme doğrudan gözlem kararı verebilir. Gözlem sonucu adli tıp ya da ruh ve sinir hastalıkları hastanesi sağlık kurulunca şizofreni tanısı kesin olarak konursa suç ne olursa olsun ceza verilemez.

    O zaman şizofrenisi olan kişi suç işlediğinde serbest mi bırakılır?

    Hayır. Ceza Kanunu'nun ilgili maddesi gereğince 'Şifa' buluncaya kadar bir ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde muhafaza ve tedavi edilirler. Suç ağır cezayı gerektiriyorsa bu süre en az bir yıl olmalıdır.

    Bu durumda şizofrenisi olanlar suç işlediklerinde ömür boyu akıl hastanesinde mi kalırlar?

    Tehlikelilik riski olmayan, tedaviye uyum sağlayan, dışarıdaki hayata uyumu konusunda yeterli sosyal desteği olan şizofrenisi olan kişiler sosyal şifaya kavuşunca haklarında rapor düzenlenir. Mahkeme de uygun görürse taburcu edilir. Ancak bu kişilere 15-20 yıl süreyle 3 ya da 6 ayda bir kontrol muayene si kaydı konur.

    Şizofreni rahatsızlığı cezaevine girdikten sonra başlarsa ceza kaldırılır mı?

    Bir kişi cezaevindeyken şizofreni rahatsızlığı başlarsa ailesi ya da avukatı cezaevi idaresine başvurur. Adalet Bakanlığı'ndan infaz tehiri istenir. Zira CMUK'una göre "Akli hastalığına tutulan mahkumlar hakkında hürriyeti bağlayıcı cezanın infaz! iyileştikten sonraya bırakılır".

    Bu talep üzerine Adalet Bakanlığı bilirkişi kurumdan rapor ister. Kişinin şizofreni olduğu CMUK'un ilgili maddesinin uygulanması gerektiğine dair rapor verilirse, tedavisinin sağlanması amacıyla cezası ertelenir ve tahliye edilir. Ayrıca Anayasa'nın Cumhurbaş­kanı'na tanıdığı yetkilerden biri de (madde 104) sürekli hastalık sebebi ile belirli kişile­rin cezalarının kaldırılabileceği yönündedir. Bu maddeye göre Cumhurbaşkanı şizofreni­si olan bir mahkumun cezasını affedebilir.

    Ekler

    Devlet Memurla" Kanunu

    Madde 105: Memurlara hastalıkları halinde verilecek raporlarda lüzum üzerine aylık ve özlük haklarına dokunulmaksızın aşağıdaki esaslara göre izin verilir:

    A) On yıla kadar (on yıl dahil) hizmeti olanlara altı aya kadar,

    B) On yıldan fazla hizmeti olanlara on iki aya kadar,

    C) Kanser, verem ve akıl hastalıkları gibi uzun süreli bir tedaviye ihtiyaç gösteren hastalığa yakalananlara on sekiz aya kadar, izin verilir.

    Memurların hastalıkları sebebiyle yataklı tedavi kurumlarında yatarak gördükleri tedavi süreleri hastalık izinlerine ait sürelerin hesabında dikkate alınır.

    izin "süresinin sonunda hastalıklarının devam ettiği resmi sağlık kurullarının raporu ile tespit edilenlerin _inleri bir katına kadar çıkartılır. bu sürelerin sonunda da iyileşmeyen memurlar hakkında emeklilik hükümleri uygulanır.

    Madde 206: Aşağıdaki hallerde çocuklar için aile ödeneği verilmez:

    1. Evlenen çocuklar

    2. 19 yaşını dolduran çocuklar, (19 yaşını bitirdiği halde evlenmemiş kız çocuklarına 25 yaşını dolduruncaya ve yüksek öğrenim yapmakta bulunan erkek çocuklar için 25 yaşını geçmemek üzere Öğrenimlerini bitirinceye kadar ve çalışamayacak derecede malullükleri resmi sağlık kurulu raporu ile tespit edilenler için süresiz olarak ödeneğin verilmesine devam olunur.]



    2022 Savı!ı Yasa

    Madde 1/4: 65 yaşını doldurmadığı halde başkasının yardımı olmaksızın hayatını devam ettiremeyecek şekilde malul olduklarını tam teşekküllü hastanelerden alacakları sağlık kurulu raporu ile kanıtlayanlara bu kanun hükümlerine göre aynı ölçüde aylık bağlanır.

    Türk Medeni Kanun"

    Madde 355: Akıl hastalığı veya akıl zayıflığı nedeniyle işlerini görme gücünden yoksun olan veya sürekli olarak yardım ve özen gereksinen ya da başkasının güvenliğini tehlikeye sokan her ergin için vasi (koruman) atanır.

    Madde 89: Evlenmeye yalnız sezgin [mümeyyiz] olanlar yeteneklidir Akıl hastası hiçbir zaman evlenemez.

    Not: Belirtilen kanun maddelerinin yürürlüğe giriş tarihindeki şizofreni benzeri 'akıl hastalıklarına' dair bilgiyle günümüzdeki şizofreninin tanımı ve değerlendirilişi arasında büyük farklar bulunmaktadır. Günümüzde psikiyatrik sorun yaşayanlar 'akıl hastası' olarak nitelenmemektedirler. Özellikle Medeni Kanun'daki evlilik ile ilgili hükümlerin artık güncelleştirilmesi gerektiği açıktır.

    *

    Tik bozuklukları
    Tikler; ani, istemsiz, tekrarlayıcı hareket, ifade veya jestlerdir. Dört grupta tanımlanabilirler:

    --Basit motor tikler (göz kırpma, yüz buruşturma, boyun çevirme, ağız germe vs),

    --Basit vokal tikler (boğaz temizleme, burun çekme, hırıltı sesi vs)

    --Karmaşık motor tikler (dokunma, koklama, üzerine çeki düzen verme vs)

    --Karmaşık vokal tikler (belirli ifadeleri/kelimeleri sık yineleme, işitilen en son sesleri/ifadeleri tekrarlama vs)

    Sıklığı ve şiddeti aynı kişide dahi farklı bir seyir gösterebilir. Aynı tikin sıklığı ve şiddeti zaman içinde azalabilir veya artabilir, birinin yerini bazen bir başkası alabilir ve önce göz kırpma, sonra burun çekme ve boyun çevirme gibi birden fazlası peşpeşe görülebilir.

    Klinik pratikte farklı görünümlerde karşımıza çıkar. Geçici Tik Bozukluğu bir veya daha fazla basit motor ve/veya motor tikten oluşur, sıklığı ve şiddeti ne olursa olsun bir aydan fazla ve bir yıldan daha az sürer. Kronik Motor Veya Vokal Tik Bozukluğu bir veya birden fazla motor ve/veya vokal tikin bir yıldan fazla görülmesidir ancak motor ve vokal tikler aynı anda bulunmaz ve tik görülmeyen üç aylık bir dönem yoktur. Tourette Bozukluğu olarak adlandırılan türünde ise bir veya birden fazla motor ve vokal tik aynı anda ve bir yıldan fazla süre görülür ve yine tiksiz geçen üç aylık bir dönem yoktur.

    Nedeni tam olarak ortaya konamamıştır ancak birçok teori ileri sürülmektedir. Akrabalarında tik öyküsü olanlarda daha sık görülmesi beklenebilir, otozomal dominan geçişli genetik yatkınlık, hastalığın görülme sıklığını arttıran bir etkendir. Bazı beyin görüntüleme çalışmalarında bu hastaların hastalık ve iyileşme dönemleri arasında bazal ganglion vb beyin bölgelerinde yapısal farklılıklar görülmesi, ilgili bölgelerdeki anatomik değişimlerle tikler arasında ilişki kurulmasına yol açmıştır. Bu bulgular yanında, tedavide bazı ilaçlara olumlu yanıt alınması; beyin-davranış ilişkisinde rolü olan dopamin, serotonin vb nörotransmitterlerin biyokimyasındaki değişimlerin tik gelişimindeki rollerini desteklemektedir. Yaşla ortaya çıkan hormonal değişimler, perinatal (doğuma yakın) problemler, psikolojik (stres kaynağı) etkenler de ileri sürülen başka teorilerdir.

    Erkeklerde 1.5-3 kat daha sıktır. Çocuklarla yapılan bazı araştırmalar erkek çocukların % 1-13’ünde, kız çocukların % 11’inde tik veya tik benzeri davranışların yaşamlarının bir döneminde görüldüğünü göstermiştir. Başlangıç yaşı en sık 7-11 yaşlar arasıdır.

    Kısa sürelidir, nadiren bir saniyeyi geçer. İstemsiz yapılır ancak kısa süreli de olsa baskılanabilir veya ertelenebilir. En sık yüz boyun bölgesinden başlar ve en fazla görüleni göz kırpma şeklindedir. Genellikle normal davranışı andırır görünümdedir ancak bazen tuhaf veya çirkin görünümde olabilir, çocuğun kendisine veya çevreye zarar verici bir görünüme bürünebilir. Stres altında sıklaşabilir. Kimi durumlarda başka aktivitelerin dahi önüne geçerek yaşam kalitesini bozabilir. Çocuğun özgüvenini azaltır, aile içinde ve sosyal ortamlardaki girişkenliğini bozar. Tiklere eşlik eden kaygılı durum ve klinik tablo sonucu görülen depresyon hali de önemli yaşamsal güçlükler olarak karşımıza çıkar . Başka davranış sorunları ile birlikteliği de sıktır. Dikkat Eksikliği Ve Hiperaktivite Bozukluğu ve Obsesif Kompülsif Bozukluk’ta tikler sık görülür. Tiklerle başvuran bir hastada detaylı bir nörolojik muayene de yapılmalıdır; çünkü tiklerin ve tik benzeri davranışların görülebileceği nörolojik hastalıklar olduğu gibi, tik ile karışabilen koreiform ve atetoid hareketler, myoklonus, hemiballismus gibi hareket bozuklukları da önemli nörolojik hastalıklara işaret edebilir.

    Tiklerin tedavisine başlamadan önce detaylı bir öykü alınarak tam bir tanı konur, tiklerin sıklığı ve şiddeti değerlendirilir, eşlik eden diğer psikiyatrik sorunlar ayırdedilir. Tiklerin stres dönemlerinde arttığı bilindiği için, tedavide ilk yapılması gereken, bu stres etkenlerinin neler olduğunun ortaya konması, ortadan kaldırılmaya çalışılması veya çocuğun kaygı ile başa çıkma becerisinin arttırılmasıdır (stres yönetimi). Basit tiklerin tedavisinde bazen bu kadarı bile yeterli olabilir. Karmaşık tiklerin varlığında ve çocuğun yaşam kalitesinin bozulduğu noktada ilaç tedavileri, davranışçı tedaviler, ailenin çocuğa olumlu tutumlar sergilemesini hedefleyen aile eğitimi de diğer yaygın tedavi yöntemleridir. Ayrıca transkraniyal manyetik uyarım, bazı beyin bölgelerine odaklı cerrahi operasyonlar da son yıllarda üzerinde durulan alternatif tedavi yöntemleri olarak önem kazanmaktadır.

    Uzm. Dr. Ahmet Çevikaslan

    *

    Tikler
    Tikler ani ortaya çıkan, tekrarlayan ve ritmik olmayan sesler ve davranışlardır.

    Tiklerin sıklığı ve şiddeti zaman zaman kişinin kendi istemi ile, istirahat halinde veya konsantrasyonla azalabilir veya kaybolabilir veya stresle artabilir. Bazı hastalarda uykuda tikler kaybolabilir. Bazı hastalar birkaç dakikadan birkaç saate kadar değişebilen sürelerde tiklerini kontrol altında tutabilir, bu nedenle muayene sırasında tikler görülmeyebilir. Özellikle çocuk hastalar ve bazı yetişkin hastalar ise tiklerini kontrol edemezler ve geçici bir süre içinde olsa engelleyemezler.

    Tiklerin ortaya çıkışı organik veya psikolojik nedenlerle olabilir. Organik nedenlerle ortaya çıkan tikler genelde kalıcıdır ve zaman içinde Tourette bozukluğu gelişebilir. Psikolojik nedenlerle ortaya çıkan tiklerde ise hastalık genelde geçicidir ve zaman içinde tikler kendiliğinden ortadan kalkar. Stresin tikleri ortaya çıkaran bir neden olduğunu gösteren bir veri yoktur ancak stresle tiklerin alevlendiği herkesçe bilinmektedir.

    Basit motor tikler hızlıdır, tekrarlayıcıdır ve belli bir amaca yönelik değildir. Göz kırpma, burun kırıştırma, yüz kaslarında oynama, başı bir tarafa çevirme veya omuz sallama gibi tek bir kas grubunu ilgilendiren ve belli bir bölgeye lokalize olan davranışlar görülür.

    Karmaşık motor tikler basit tiklere göre daha yavaş, törensel ve belli bir amaca yöneliktir. Dokunma sıçrama, koklama, karşısındaki kişinin davranışlarını taklit etme (ekopraksi), garip şekilde durma (kopropraksi) v.b. karışık motor tiklerdendir.

    Basit vokal tiklerde öksürme, boğazı temizleme, burundan soluma, hırıltı ve horlama gibi sesler aniden ortaya çıkar. Ayrıca vokal tiklerde ritm bozukluğu, sesin şiddetini ayarlayamama veya kelimelerin uzatılması gibi konuşma bozuklukları da olabilmektedir. Karmaşık vokal tiklerde ise normal konuşmanın içeriğine uymayan kelime veya cümlelerin aniden söylendiği görülür. Küfür veya cinsel içerikli sözcükler gibi sosyal olarak kabul edilemeyecek garip kelimeler ve cümleler konuşmanın arasına girebilir veya aniden patlar gibi ortaya çıkabilir. İstemsiz olarak kişinin kendi kelimelerini tekrar etmesi (palilali), veya başkalarının son söylediği sözcükleri tekrarlaması da (ekolali) karmaşık vokal tiklerdendir.

    Tikler belli bir süre devam edip ortadan kalkabilir, sürekli hale gelebilir veya Tourette hastalığının bir belirtisi olabilir.

    GEÇİCİ TİK BOZUKLUĞU

    Bu tanı ancak geriye dönük olarak konabilir. Çünkü bu tanının konabilmesi için hastalığın bir yıl içinde ortadan kalkmış olması gerekir. Bir yıl geçmesine rağmen hala hastalık devam ediyorsa süregen tik bozukluğundan söz edilir.

    Özellikle 5-9 yaşları arasında erkek çocuklarda sıktır. Okul çağındaki çocukların %5-24’ünde geçici tik öyküsü vardır.

    Geçici tik bozukluğunda basit motor ve vokal tikler görülür. Genelde gün içinde değişik zamanlarda ortaya çıkabilir. Göz kırpma, yüz kaslarında seğirme, ağız-burun oynatma, boğaz temizleme, hırıltı, öksürme ve burundan nefes verme gibi sesler çıkarma gibi vokal ve motor tikler olabilir.

    İlsçls tedavi edilmesi gerekmez. Ailelerin ve öğretmenlerin bu hastalık konusunda bilgilendirilmeleri ve hastalığın seyri açısından hastaların takibi genelde yeterli olmaktadır.

    KRONİK (SUREGEN) TİK BOZUKLUGU

    Toplumda sıklığı tam olarak bilinmemekle beraber %1-2 oranında görüldüğü tahmin edilmektedir. Genelde 18 yaşından önce başlar ve en yoğun görüldüğü dönem 7-11 yaş grubudur. 6-8 yaşlarında başlayan tiklerin iyileşme oranı yüksektir. Bu rahatsızlıkta genelde tikler 4-6 yıl kadar sürer ve ergenlik döneminde kendiliğinden ortadan kalkar. Zaman içinde belirtilerin ortadan kalkması özellikle yüz bölgesinde görülen tiklerde kol, bacak ve gövdede görülen tiklere göre daha fazladır.

    Aynen geçici tik bozukluğunda olduğu gibi hastalarda tekrarlayan davranışlar veya tekrarlayan sesler görülür. Geçici tik bozukluğunda tek farkı tiklerin daha uzun süre devam etmesidir. Ayrıca basit tiklerin yanında karmaşık tikler de görülebilir.

    Tiklerin başka ruhsal ve bedensel hastalıklarda görülen istemsiz hareket ve seslerden ayrılması gerekir.

    Süreğen tiklerin ortaya çıkışında genetik yatkınlıktan söz edilir. Bu hastaların ailelerinde tik bozukluğunun ve Tourette hastalığının görülme sıklığı normal topluma göre daha fazladır.

    Tedavide bazı nöroleptik ilaçlar ve psikoterapi yöntemlerinden faydalanılabilir.

    TOURETTE BOZUKLUGU (Gilles de la Tourette)

    Çok sayıda motor ve vokal tiklerle karakterizedir. Tikler gün içinde sıklıkla ortaya çıkar ve kişinin toplumsal uyumunu ileri derecede bozar. Toplumda %oo 4-5 oranında görülür. Motor tikler genelde 7 yaşından önce, vokal tikler ise 11 yaşlarında görülür. Başkalarının sözcüklerini tekrarlama ise en son ortaya çıkan belirtilerdir.

    Bu hastalığın görülmesi erkek çocuklarında kız çocuklarına göre üç kat daha fazladır.

    Hastalığın nedenleri nelerdir?

    Bu hastalıkta genetik yatkınlık fazladır. Tourette hastalarının yakınlarında obsesif kompulsif bozukluk ve dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğuna daha sık rastlanmaktadır. Tourette hastalarında da %60 oranında dikkat eksikliği ve hiperaktivite, %40 oranında da obsesif kompulsif bozukluk görülmektedir.

    Beyindeki dopamin sisteminin bu hastalığın oluşumunda rol oynadığı belirtilmektedir. Dopamin sistemini baskılayan ilaçların tiklerde azalmaya yol açtığı, bu sistemi uyaran ilaçların ise tikleri artırdığı görülmektedir.

    Bazı hastalarda enfeksiyon hastalıklarını takiben bu hastalığın ortaya çıktığı görülmektedir. Bu vakalarda bağışıklık sisteminin hastalığın ortaya çıkışında rol oynadığı düşünülmektedir.

    Hastalığın Belirtileri Nelerdir?

    Sıklıkla 7 yaşlarında başlar. Ancak 2 yaşında semptomları ortaya çıkan hastalara da rastlanmaktadır. Bu hastalığın tanısını koyabilmek için belirtilerin 18 yaşından önce başlaması şarttır. Hastalığın belirtileri sürekli görülebilir veya zaman zaman ortaya çıkabilir. Motor tikler genelde yüzden başlar ve zamanla vücuda kollara, bacaklara yayılır.

    Yüz kaslarında oynama, burnu kırıştırma veya hareket ettirme, göz kapaklarını kaldırma, göz kırpma, ağız bükme, dili dışarı çıkarma, baş sallama, omuzu, kolları ve bacakları sallama, sıçrama, esneme, iç çekme, koklama, emme ve yalama sesleri çıkarma, boğaz temizleme sesleri çıkarma gibi istemsiz sesler ve davranışlar görülür. Bu hastalarda tanı koyabilmek için motor ve vokal tiklerin bir arada olması gerekir.

    Hastalık genelde unutkanlık, dalgınlık ve çabuk sinirlenme belirtileri ile ortaya çıkar ve bunu sıklıkla yüzde ortaya çıkan tikler takip eder. Birkaç yıl içinde de karmaşık tikler ortaya çıkar. Dikkat eksikliği hastalığın ilk belirtileri olmasına karşın obsesyon ve kompulsiyonların başlaması hastalığın ileri evrelerindedir.

    Bu hastalığın tanısı konmadan önce benzeri semptomlar ortaya çıkaran başka bedensel ve ruhsal hastalıklar gözden geçirilmelidir. Hastalık tedavi edilmediği taktirde kendiliğinde alevlenmeler ve düzelmelerle devam eder ve genelde yaşam boyu sürer. Bazen bir tik ortadan kalkıp yerine yeni tikler başlayabilir. Hastalık uzun sürelidir ve buna bağlı olarak başka psikiyatrik sorunlar ortaya çıkabilir. Belirtiler nedeni ile hastalar sıklıkla toplumdan dışlanır veya utanmaları nedeni ile toplum içine giremez. Buna bağlı olarak sosyal, akademik ve mesleki performansta düşme görülür.

    Hastalığın Tedavisi Nasıl Yapılır?

    İlaç tedavisi bu hastalarda genelde faydalı olmaktadır. Tek başına psikoterapinin bu hastalarda yararlı olmadığı görülmüştür. Hastaların toplumsal uyumunu artırmak ve psikiyatrik sorunlarının çözülmesine yardımcı olmak için ilaç tedavisine psikoterapi eklenebilir.

    Ailelerin ve okulun bu hastalık konusunda bilgilendirilmesi ve işbirliğine girmesi tedavi açısından önemlidir.



    BAŞKA TÜRLÜ ADLANDIRILAMAYAN TİK BOZUKLUĞU

    Hastalık dört haftadan kısa sürmüş ise veya 18 yaşından sonra başlamış ise bu tanı konabilir. Belirtileri diğer tik bozuklukları ile aynıdır

    *

    Tikler (çocuklarda)
    Tikler çocuklar arasında sık görülür. Özellikle 7-11 yaşları arasında daha fazladır. Erkek çocuklarda kız çocuklarına göre daha sık gözlenmektedir.

    Göz kırpma, baş sallama, omuz silkme, boğaz temizleme, ses çıkarma ya da daha karmaşık olabilen tiklerin önemli bir özelliği haftalar ve aylar içinde, hatta gün içinde çevre koşullarının değişimine göre şiddetinin artıp azalabilmesidir. Tikler uykuda belirgin olarak azalır; stres, heyecan, yorgunluk ve hastalık ile artarlar. Tik bozukluğu olanlar tiklerini bir süre için az da olsa baskılayabilirler ama bu süre sonunda tiklerde artış olabilir. Bunu gözleyen anne, baba ve öğretmenler (yanlış olarak) bu çocukların hareketleri bilinçli yaptıklarını, eğer isterlerse hiç yapmayabileceklerini düşünebilirler.

    Bu da çocuk ve anne-baba arasında sürtüşmelere neden olabilir.

    Tik bozuklarının gidişi genellikle iyidir. Erişkinlik dönemine geçerken şiddetleri azalır ya da kaybolurlar. Birlikte kronik bir hastalığın bulunması ve yetersiz aile desteği gidişi olumsuz yönde etkileyen etkenlerdendir.

    Eğer tikler belirginse çocuğun benlik saygısını düşürüp, sosyal ilişkilerini olumsuz yönde etkileyebilirler. Ayrıca yukarıda belirtilen nedenle anne, baba ile çocuğun arasında ilişki sorununa neden olabilir, ya da var olan sorunu artırabilir. Bu nedenlerle tedavi edilmesi uygun olur.

    Tik bozukluğunu bir yelpaze gibi düşünürsek, yelpazenin bir ucunda çoğu okul çocuğunda görülebilen, geçici, tek belirtili tikler varken; diğer ucunda Tourette Bozukluğu vardır. Geçici ve şiddetli olmayan tiklerde destekleyici tedavi yeterli olabilir. Burada anne, baba ve öğretmenin tiklerin istemli olmadığını kabullenmesi ve çocuğa destek olması önemlidir. Hekim tarafından da stresin azaltılması, çocuğun benlik saygısının ve aile içi ilişkilerin iyileştirilmesine yönelik yaklaşımlar uygulanabilir. Eğer tikler şiddetliyse ya da kronikleşmişse ilaç tedavisi eklenmelidir.

    Aileye öneriler:

    Çocuğunuzda tik benzeri tekrarlayıcı hareketler gördüğünüzde önce bu hareketleri gözlemleyin. Sıklığını, şiddetini arttırıcı ya da azaltıcı etkenler olup olmadığını, birlikte başka fiziksel belirti bulunup bulunmadığını gözleyin ve çocuk hekiminize danışın. Eğer söz konusu olan bir fiziksel hastalık değilse bir çocuk ruh sağlığı çalışanından randevu alın. Bu arada çocuğunuzun bu haraketleri istemli olarak yapmadığını bilin, tikleri için onu uyarmayın. Uyarmanızın çocuğunuzun stresini artıracağından tiklerini de şiddetlendirebileceğini unutmayın. Ayrıca uyarmanız, tam da desteğe ihtiyacı olan çocuğunuzla aranızı daha gerginleştirecek, kendine güvenini de azaltacaktır. Çoğu zaman basit tikler, bu tutumlara dikkat edilirse ve öğretmen desteği de sağlanırsa bir süre sonra geçebilecektir.

    Uzm.Dr.Bengü REZAKİ

    *

    Uyku problemleri
    Uyku kısa bir sürede bütün anne adayları için büyük bir lüks haline gelecektir. Bu nedenle henüz böyle bir sorununuz yokken, elinizden geldiğince fazla uyuyun.

    Uyku problemi farklı nedenlerden kaynaklansa da bütün hamile bayanların ortak sorunudur.

    � Erken ve geç hamileliklerde ortak olarak gece uyanma ihtiyacı hissedebilirsiniz.
    � Kilo aldıkça uyuyacak uygun ve rahat bir pozisyon bulmakta zorlanacaksınız.
    � Vücut sıcaklığınız gün geçtikçe artacağından, yatağı çok sıcak bulabilirsiniz; fakat kalktıktan sonra da soğuk hissedebilirsiniz.
    � Bel ve sırt ağrısı sizi uyutmayabilir.
    � Bacak krampları ki bunlar; çoğu bayanın ortak şikâyetlerindendir.
    � Kaşıntı hissi sizi uyutmayabilir.

    Kendi tarafınızda yatmaya özen gösterin

    Eğer uykunuz bölünüyorsa doktorunuzla konuşun, o size bu durumu engellemek için çözüm yolları önerecek ya da en azından bundan kurtulmanıza yardım etmeye çalışacaktır. Yatış pozisyonunuzu değiştirmek işe yarayabilir. Kendi tarafınızda yatın. Bacaklarınızın arasına yastık koyarak uyumakta size yardımcı olacaktır.

    Basit rahatlama teknikleri de uyumanızda size yardımcı olacaktır. Ritmik bir şekilde nefes alıp-vermeye konsantre olarak, vücudunuzun her bölümünü aynı anda rahatlatmaya çalışın. Egzersizler kan dolaşımını arttırıp, stersi azaltacağından daha iyi uyumanıza yardımcı olacaktır. İnce pamuklu gecelikler, terlemeden yatmanıza yardımcı olacaktır. Ayrıca yatmadan önce yapacağınız rahatlatıcı bir banyo da sizi uykuya hazırlayacaktır.

    Sık idrara çıkma ihtiyacı, bebeğin tekmelemesi veya büyüyen karnın verdiği rahatsızlık nedeniyle uyku düzeni bozulabilir. Uyumadan önce ılık bir banyo veya gevşeme egzersizleri tavsiye edilir

    Önemli bir uyku düşmanı: mide yanması

    Mide yanması probleminiz varsa ve ilaç kullanmıyorsanız, yatmadan önceki iki saat boyunca yemek yememeye özen gösterin. Akşam yemeklerinizin hafif olmasına dikkat edin. Akşam yemeğiniz mutlaka bol kalorili tam bir akşam yemeği olmak zorunda değildir. Kahvaltı şeklindeki bir akşam yemeği tercih ettiğinizde mide yanmalarınız daha az olabilir.

    Yatağınızın özelliklerini gözden geçirin

    Sağlıklı bir uyku için yattığınız yatağın özellikleri de çok önemlidir. Çok sert bir yatak uyumanızı zorlaştırırken, çok yumuşak bir yatak bel ağrılarıyla uyanmanıza neden olabilir. Yatağınızın ortopedik özellikler taşımasına dikkat etmelisiniz.

    Gebeliğin son dönemlerinde en iyi uyku pozisyonu sol yandır. Karnınızı desteklemek için altına bir yastık koyabilirsiniz. Ayrıca yine iki bacağınızın arasına alacağınız bir yastık (bu yorganınız da olabilir), bel ağrılarından korunmada yardımcı olabilir.

    Uykuya dalarken olumlu duygular ve düşünceler içinde olmalısınız

    Tüm duyguların atasının düşünceler olduğunu unutmayın. Uykuya dalarken olumlu şeyler düşünürseniz olumlu duygular hisseder ve daha rahat uyursunuz. Kendinize hayalinizde bir cennet yaratın ve beş duyunuzla bu cennette neler hissedeceğiniz konusunda bir hayal oluşturun. Bu hayal oluşana kadar uykuya dalmış olacaksınız.

    Hiçbir şey fayda etmezse klasik yöntemleri deneyin: koyun sayma, belli bir rakamdan geri sayma gibi.

    Bunların hiçbiri fayda etmezse durumu doktorunuza iletin

    *

    Uyku ve Rüyalar
    Bütün bir günün yorgunluğu, hayvanlarda olduğu kadar insanlarda da karşı koyulmaz bir uyuma ihtiyacı doğurur. Gerçekten de insanın beden ve zihin gücünü yeniden toplamasını sağlayan tek şey uykudur. Çoğu zaman birkaç esnemeden sonra uyumağa hazırlanan kişinin gözleri kapanır, kasları yavaş yavaş gevşer, vücut organları daha ağır çalışmağa başlar, solunum temposu yavaşlar ve düzenli hale gelir. Dış dünya ile bütün ilişkisini kesmiş olan kişi tam bir durgunluk ve hareketsizlik halindedir. O andan sonra artık bilinci de çalışmaz olur.

    Uyku, başından sonuna kadar tekdüze bir olay değildir: normal süresi boyunca birtakım devrelerden geçer, bu devrelerden her biri de gittikçe derinleşen çeşitli evreleri kapsar.

    Beyinde bulunan ve hipotalamus denilen bir sinir merkezinin denetlediği uyku, bütün fiziksel etkinliklerin durduğu bir dinlenme dönemidir: uyku sırasında kişi, bilinçli düşünme yeteneğini kaybetmiştir. Bununla birlikte bilinçaltı, rüya görürken gene de «çalışmağa» devam eder.

    Hepimiz her gece rüya görürüz, fakat gördüğümüz rüyaları tümüyle unuturuz ya da yalnız uyanma anından önce gördüğümüz son rüyayı hatırlayabiliriz. Zaten bir rüyanın, hattâ bir kâbusun bizdeki anısı çok çabuk kaybolur. Toparlayıp anlatması güç bir şey olan rüya, çoğu zaman fantastiğin ve gerçek dışının sınırlarına varan, tutarsız, bağlantısız birtakım hayaller dizisidir.

    Kaynağını, gerçekten yaşanmış olan ya da bilinçaltında var olan olaylardan, duygulardan, istek ve kaygılardan alır. Rüya görmek, insanın yaşaması ve sağlıklı kalabilmesi için zorunlu olan bir beyin etkinliğidir. Laboratuvarlarda yapılan «rüyadan alıkoyma» deneyleri (kaydedici âletler rüya görmeğe başladığını haber verir vermez denek hemen uyandırılır), çıldırmaya kadar varabilen sinir ve ruh bozukluklarına yol açmıştır.

    Öteden beri insanlar, gördükleri rüyalara bir anlam vermek istediler ve bu rüyaları öbür dünyadan gelen birer haber (Eski Yunanistan'da Uyku Tanrısı Hypnos, Ölüm Tanrısı Thanatos'un kardeşiydi) ya da kehanet olarak kabul ettiler.

    1900 yılında Rüya Yorumu adlı kitabını yayımlayan Freud'un çalışmalarından bu yana psikanalizciler, rüyaları, itiraf edilmemiş ya da gerçekleşmemiş isteklerin dile gelişi şeklinde açıklıyorlar. Rüyalardaki bazı simgeleri yorumlamak oldukça kolaysa da (bir kral ya da bir kraliçe, babayı ya da anneyi temsil eder), her rüya, bireyin kişiliğine sıkı sıkıya bağlı olan özel bir anlam taşır. Bu bakımdan rüyaların bir tek anahtarı yoktur, yeryüzünde ne kadar insan varsa o kadar da anahtar vardır.

    Uykusuzluk

    Bazı insanlar uykusuzluktan yakınırlar: ya uykuya dalmak için büyük güçlük çeker ya da gece boyunca sık sık uyanırlar. Ciddî bir hal almağa başladığı zaman ilaçlarla (uyku ilaçları veya uyuşturucu ilaçlar, barbitürikler) tedavi edilen bu hastalık insanda ruh huzursuzluğu, endişe ve gerçek bir vücut yorgunluğu yaratır. Fakat, yıllardır bir tek gece «gözlerini kırpmadıklarını» söyleyen uykusuzluk hastalarına inanmamak gerekir: eğer insan bu kadar uykusuz kalsa, hayvanlar üzerinde yapılan deneylerin de kanıtladığı gibi, bütün gücü tükeneceğinden kısa sürede ölür.

    Uyurgezerler

    Bazı etkenler, sözgelimi bir uyurgezerlik nöbeti, uykuyu tedirgin ve huzursuz hale getirebilir. Böyle bir nöbet sırasında insan, uykuda olduğu halde yataktan kalkıp dolaşabilir, hattâ korku ve baş dönmesi duymadığı için bazen çok tehlikeli hareketler yapabilir. Uyandığı zaman da bu yaptıklarının hiç birini hatırlamaz. Bu uyku bozukluğu oldukça ender görülen bir olaydır. Üstelik, bir uyurgezeri uyandırmanın, onun ölümüne yol açabileceği inancı da yanlıştır.

    Uyku Tedavisi

    Uykunun süresi canlıların türüne göre değişir: zürafa günde üç dakika, fil 2 saat, kuşlar 12 saat uyur. Yetişkin bir insan ortalama 8 saatten fazla uyumaz. Bazı sinir hastalıklarını tedavi etmek için psikiyatri hekimleri bir uyku tedavisi uygulamayı öngörürler: uyku ilaçlarının etkisiyle hasta, bir, iki ya da üç hafta boyunca günde 12 ile 18 saat kadar uyutulur; ara sıra, temizliğini yapmak, yemek vermek ve ruh hekimiyle konuşmasını sağlamak için uyandırılır

    *

    Uyuşturucu madde bağımlılığı
    İnsanlarda sakinleştirici, keyif veren veya uyarıcı etkileri olan, giderek daha fazla alma isteği doğuran, bırakıldığında yoksunluk belirtileri doğuran kimyasal maddelere ve ilaçlara uyuşturucu madde adı verilir.Zararlı etkileri bilindiği halde uyşturucu maddelere karşı duyulan sürekli alma isteğinin engellenememesine uyuşturucu madde bağımlılığı denir.
    Uyuşturucu maddelerin bir kısmı tedavi amacıyla kullanılır.Bir kısmı isesadece keyif verici veya uyarıcıetkileri sebebiyle kullanılmaktadır.Tedevi amacıylakullanılan maddeler de doktor kontrolü dışında sakinleştirtici veya keyif verici etkileri sebebiyle kötü kullanılmakta ve bağımlılığa yol açmaktadır.Uyuşturucu maddeler yıllardır ruhsal duruma olumsuz etkileri olduğu bilinen maddelerdir.Günümüzde en gelişmiş ülkelerden geri kalmış ülkelere kadar çok yaygın olarak uyuşturucu madde kullanılmaktadır.Bazı ülkeler uyuşturucu madde kullanımı ve taşınmasına ağır cezalar uygulamaktadır. Bazı ülkelerde ise bu serbest bırakılmıştır.

    A) Uyuşturucu Maddeler Ve Etkileri:
    Uyuşturucu olarak kullanılan birçok madde vardır. Bunların kimyasal yapıları birbirinden farklıdır. Kullanıldıklarında merkezi sinir sisteminin farklı bölümlerini etkileyerek değişik belirtilere yol açarlar. Uyuşturucu maddeleri ve özelliklerini aşağıdaki gibi sınıflandırabiliriz.

    Afyon, morfin, eroin grubu uyuşturucular:Bu grup uyuşturucular afyon bitkisinden elde edilir. Güçlü ağrı kesici özelikleri vardır. Merkezi sinir sisteminde yatıştırıcı etki yaparlar. Bu maddeler kullanıldığında sakinleşme, neşelenme meydana gelir. Kaygılar ve sıkıntılar kaybolur.Düşünme yeteneği azalır, irade zayıflar.Kişilik bozukluğu,ilgisizlik, ruhsal çöküntü meydana gelir.Kan basıncı düşer, nabız ve solunum sayısı azalır.Göz bebeklerinde küçülme, ağız kuruluğu, bulantı, kusma görülür. Çok kolay bağımlılık yapan maddelerdir. Yoksunluk durumunda burun akıntısı, titreme, terleme, kramplar, panik ve bilinç kaybı meydana gelir.

    Esrar:Hint kenevirinden elde edilen bir uyuşturucudur. Merkezi sinir sisteminde yatıştırıcı etki yapar. Özellikleri ve yoksunluk tablosu afyon ve türevlerine benzer. Kullanıldığında rahatlama ve uyuşukluk meydana getirir. Kişi bir rüya alemine dalar, halisinasyon görür. Uzun süre kullanıma bağlı olarak karakter kaybı ve akli durumda bozukluklar meydana getirir.

    Barbituratlar ve sakinleştiriciler:Barbituratlar, diazem benzeri sakinleştirici ilaçlar tıpta kullanılan maddelerdir. Bunların doktor kontrolü dışında kullanlması bağımlılığa yol açar. Merkezi sinir sisteminde yatıştırıcı etkisi olan bu maddeler kullanıldıklarında gevşeme, rahatlama ve uykuya eğilim meydana getirirler. Uzun süre kullanıldıklarında karaciğerde kanser, kan dokuda bozukluk meydana gelir.

    LSD, Meskalin, PCP:Bu grupta yer alan maddeler hayal gördürücü maddelerdir. Kullanıldıklarında önce neşe, sevinç ve tatlı hayaller görülmesine yol açarlar. Daha sonra endişe, panik, kusma, hafıza kaybı meydana getirirler.Şiddet eğilimine ve ruh hastalıklarına yol açarlar.

    Kokain:Koka bitkisi yapraklarından elde edilen bir maddedir. Uyarıcı bir özelliği vardır. Kullanıldığında yalancı bir kuvvet hissi, konuşma isteğinde artma, cinsel uyarı yaratır. Daha sonra ruhsalçöküntü, halisinasyonlar, kalp ve solunum yetmezliği durumlarına yol açarlar.

    Amfetaminler:Uyarıcı özelliği olan ilaçlardır. Genellikle doping amacıyla kullanılırlar.Uykusuzluk, aşırı haretlilik ve halisinasyona yol açarlar. Karaciğer hasarına sebep olurlar.

    İnhalanlar:Solunum yoluyla çekilen uyuşturucu maddeler, solventerler(çözücüler), yapıştırıcılar gibi maddelere inhalanlar denir.Bu maddeler baş ağrısı, görme bulanıklığı, uyuşukluk meydana getirir. Kısa sürede karaciğer ve böbrek hasarı, bilinç kaybı, kemik iliğinde baskılanma sonucu kansızlık meydana getirirler.
    Bu maddelerin etkilerini bir bütün olarak ele alırsak;

    FİZİKİ ETKİLERİ
    Beyin ve Merkezi Sinir sisteminde : Sigaradan itibaren bütün uyuşturucuların en büyük zararı ve tahribatı beyin ve merkezi sinir sistemi üzerindedir.

    Bu sebeple beynin mazrufu olan aklı ve iradeyi işlemez hale getirir. Kişiyi dengeden, normal yaşam ve davranışlardan uzaklaştırırlar.

    Beyin ve akıl sağlığının en büyük düşmanı uyuşturuculardır. Bağımlılarda beliren ilk olgu; akıl ve sinir hastalıkları ve arızalarıdır. Delilik, erken bunama, şuur kaybı, uykusuzluk, felçler hezeyan (sayıklama, saçmalama, akıl dışı davranışlar ) hallüsinasyon (vehim, hayal görme, işitme vs. ) lar, zeka ve hafıza kayıpları.En kısa ifade ile: Akıl hastalıkları, zihni ve ruhi karmaşa ve kaoslar.

    Sindirim Sisteminde: Bulantı, kusma, karın ağrıları, kabızlık, ishal, mide ve bağırsak spazmları, kanama ve yaraları, gastrit, ülser vs.
    Karaciğer ve Böbreklerde: Bu zehirlerin organizmadan atılmasında en ağır görev bu organlara düşmekte olup, karaciğer ve böbreklerde büyük arıza ve tıkanmalara, karaciğerde yetersizlik, yağlanma,sertleşme (siroz)...
    Böbreklerde büyük tahribat, albümin, kan ve idrar çoğalması, tıkanmalar,ağır böbrek hastalıkları.
    Gözlerde: Işık ve mesafede uyumsuzluk, şaşılık gece körlüğü, göz bebeği büyümesi, küçülmesi, göz adele felci bilinen sonuçlar ve tezahürlerdir.
    Solunum Sisteminde: nefes darlığı, öksürük, boğulma hissi, bu yolla kalp sıkışmaları, solunum felçleri ve ölümler bilinen olaylardır.
    Kan organlarında: Kan,insan hayatının en önemli organı olup, uyuşturuculardan büyük zararlar görür. Kansızlık,kan zehirlenmeleri, kan hücrelerinde şekil ve miktar değişiklikleri, kanın korkulu arızası olan pıhtılaşma ve kangrenler başlıca arızalardır.
    Zehirlenme: Uyuşturucuların başta gelen olumsuzluğu zehirlenmeler ve bu yolla gelen ölümlerdir. İlk defa olursa HAD, tekerrür ederse "Müzmin Zehirlenme" adını alır.

    SOSYAL ve MADDİ ETKİLERİ
    Sosyal bir varlık olan insanın çevresi ile uyum içinde olması, akıl ve zihin sağlığı ile mümkündür.
    Bu sebeple akli ve zihni hayatın en büyük düşmanı olan uyuşturucular, insanın uyum gücünü zaafa ve iflasa götürmekle onu aileden, toplumdan ve çevresinden kopararak, yalnızlığa, bunalıma ve hemen ardından da sorumsuz, hipisel (hayvani) bir hayata mahkum eder. Bağımlıyı yaşayan bir ölü haline getirir. (Hip Kültür)
    Bu sebeple, uyuşturucuların, bağımlıya, aile hayatına, doğacak çocuklara, iş hayatına, aile ve ülke ekonomisine, ferdi ne toplumsal ahlaka (namus,iffet, şeref, haysiyet v.s.) verdiği zararlar ifadelere sığdırılamaz.
    İntiharların, cinayetlerin, her türlü fuhşiyat, gasp ve anarşinin temelinde uyuşturucu vardır.
    İç ve dış düşmanların en tahripkar silahı uyuşturucu ve uyuşturucu salgınlarının itici gücü olan uyuşturucu kültürü (hip kültür) dür. Cemiyetleri inkıraza götüren her türlü maddi ve manevi tahribatın temeldeki sebebidir. Bunlar, ayrıca
    AİDS, frengi, verem, kanser, kangren ve benzeri bir çok ölümcül hastalığın yayılmasında da en büyük fail uyuşturucular ve bağımlılarıdır.

    B) Uyuşturucu Madde Bağımlılığı: Uyuşturucu maddeler fiziksel ve psikolojik bağımlılık meydana getirirler.
    Psikolojik bağımlılık:Keyif verici maddeyi belirli aralıklarla alma isteği duyulmasına denir.Kişi maddenin yokluğuna bağlı huzursuzluk duyar.
    Fiziksel bağımlılık:Merkezi sinir sistemi hücrelerinin normal görevlerini yapabilmeleri için alışılan maddeye sürekli ihtiyaç duyulmasına denir.Alışılan maddenin alınmaması halinde vücutta ortaya çıkan belirtilere yoksunluk belirtisi adı verilir.Fiziksel bağımlılıkta yoksunluk belirtileri ölüme yol açacak kadar şiddetli olabilir.

    Maddenin kullanımıyla duyulan keyif ve mutluluk kişilerde tekrar kullanma isteği doğurmaktadır. Oluşan yalancı hayal dünyasına kavuşmak isteyen kişilerde psikolojik bağımlılık meydana gelmektedir.Uyuşturucu maddeler merkezi sinir sistemindeki reseptör(alıcı) hücreler tarafından alınarak etkilerini gösterirler. Bu reseptörler kısa sürede uyuşturucuya alışır ve normal görevlerini yerine getirebilmek için uyuşturucuya ihtiyaç duyarlar. Böylece fiziksel bağımlılık meydana gelir.Fiziksel bağımlılıkta yoksunluk durumu çok ağırdır.Yoksunlukta psikolojik belirtilerin yanında merkezi sinir sistemine ait belirtiler görülür. Maddenin bulunamaması durumunda bulantı, çarpıntı, baş ağrısı, panik, sıkıntı, terleme, saldırganlık, unutganlık, ishal, kişilik bozuklukları, baygınlık, koma ve ölüm görülebilir.Uyuşturucu maddeler, merkezi sinir sistemindeki reseptörleri etkilediği için bir kez dahi kullanmak bağımlılığa yol açabilir.Bu yüzden merak amcıylakullanmaktan dahi kaçınmalıyız.

    1.Sebepleri
    Uyuşturucu madde bağımlılığının sebeplerini üç grupta toplayabiliriz.
    Uyuşturucu maddenin yapısal özellikleri:Uyuşturucu maddelerin kimyasal yapıları gereği merkezi sinir sisteminin reseptör hücrelerine bağlanarak etki gösterirler ve bağımlılık yaratırlar. Bu nedenle tedavi amacıyla verilen uyuşturucu nitelikteki ilaçların aşırı ve yanlış kullanılmasıyla da bağımlılık oluşmaktadır. Hekim önerisi ve kontrölü dışında keyif almak veya sakinleşmek amacıyla uyuşturucu özelliğindeki ilaçların kullanılmasına kötüye kullanma adı verilir.Ağrı kesiciler dahil bir çok ilaç hekim önerisi dışında kullanılmakta, bu durum direnç arttırımına(tolerans) ve bağımlılığa yol açmaktadır.Örneğin; kaza veya ameliyat sonucu kullanılan kuvvetli ağrı kesiciler kolaylıkla bağımlılık oluşturabilmektedir.

    Kişisel özellikler:Uyuşturucu madde bağımlılığı özellikle gençler arasında hızla yayılmaktadır. Ergenlik dönemi problemleri arasında bocalayan gençler sorunlarının çözümünü uyuşturucularda aramaktadır.Grup arkadaşlarının baskısı, onlara uyum sağlama isteği, merak ve macera tutkusu, yasaklara karşı gelme isteği, sorumluluktan kaçma, başarısızlık ve güvensizlik gibi duygulardan kurtulma gibi nedenlerle kişiler uyuşturucu maddeleri denemektedir."Nasıl olsa ben alışmam, bir defa denemekten ne çıkar, istediğim zaman bırakırım" gibi düşüncelerle kişiler uyuşturucu bağımlısı haline gelirler.

    Çevresel faktörler:Uyuşturucu madde bağımlılığında sosyal çevrenin önemli rolü vardır. Aile içindeki huzursuzluklar, aşırı kısıtlayıcı ve baskıcı tutumlar veya aşırı serbest davranılması, ailede uyşturu kullanan bireyler olması gibi sebepler kişileri uyşturucuya itebilir. Arkadaş gruplarının baskısı veya özendirmesi uyuşturucuya başlamakta etkendir. Özellikle ergenlik döneminde grupların etkisi fazladır. Uyuşturucu satıcılarının hedef kitlesi gençlerdir. Lise ve üniversite gençleri arasında uyuşturucu madde kullanımı yaygınlaştırarak büyük paralar kazanmaktadırlar. Bazı ülkelerde uyuşturucu kullanımına hoşgörüyle bakılmakta ve suç sayılmamaktadır. Bu durum bağımlılığın yayılmasına yol açmaktadır. Ülkemizde uyuşturucu maddelerin üretimi, ithali, alımı, satımı, bulundurulması, alımına yardımcı olunması ve sahte reçeteyle alınması şuçtur ve ağır cezalar uygulanmaktadır. Güçlü ağrı kesiciler ve sakinleştirici ilaçlar da özel reçetelerle satılmakta Saklık Bakanlığı tarafından sıkı şekilde denetlenmektedir.

    2.Sonuçları:
    Uyuşturucu madde bağımlılığı üç dönemde incelenebilir.
    Alışma dönemi : Uyuşturucu maddeyle ilk tanışma dönemidir. Bu dönemde yalancı bir dünyaya dalarak keyif alma duygusu ön plana çıkar. Kişi kararsızdır, uyuşturucuya başlamamak için direnir. İstediği zaman uyuşturucuyu bırakacağını düşünür. Vücutta kalıcı bir fiziksel hasar yoktur.Gerekli tıbbi yardım yapılırsa kolaylıkla uyuşturucuyu bırakabilir.Kişilerde yersiz davranışlar, aşırı neşe ve durgunluk, dalgınlık, unutkanlık arkadaşlardan ayrılarak yeni gruplara katılma gibi değişiklikler uyuşturucu kullanmaya başladığının belirtileridir.

    Doyma dönemi:Bu dönemde kişi yaşantısını devam ettirebilmek içinuyuşturucu maddeyi kullanmak zorundadır.Artık keyif alma ihtiyacı yoktur.Maddenin yoksunluğunda büyük sıkıntı ve problemler
    doğmaktadır.Görme bulanıklığı, göz bebeklerinde küçülme, ağız kuruluğu, ellerde titreme, nabız ve solunum sayısında azalma,tansiyon düşüklüğü, kabızlık, hafızada zayuflama, ruhsal durgunluk, dikkatsizlik, irade ve kişilik kaybı, hallüsinasyonlar vardır. Karaciğer, kalp, solunum ve sindirim sisteminde hasarlar ortaya çıkmaktadır.Bağımlının gittikçe daha fazla miktarda maddeye ihtiyacı olmaktadır. Bu dönemdeki bağımlıyı kurtarmak için ciddi bir tedavi gereklidir.

    Düşkünlük dönemi:Bu dönemde organlarda ağır hasarlar ve ruhsal çöküntü görülür. Kalp ve solunum problemleri, karaciğer hastalıkları ortaya çıkar. Aşrı zayıflama, kusma, kalp ve solunum yetmezliği görülür. Bağımlının hastalıklara karşı direnci azalır. Zatürre hepatit(sarılık) AIDS gibi hastalıklar meydana gelir. Beyin hasarı, kişilik kaybı, ağır ruhsal problemler ortaya çıkar.Kişi kendine bakamaz ve yardıma muhtaç hale gelir. Madde bulabilmek için her yolu dener, hatta suç işleyebilir. Yaşantısını devam ettirebilmek için aldığı uyuşturucu miktarını arttırmak zorundadır. Uyuşturucu kullanımında aşırı doz alımına bağlı olarak zehirlenme ve ölüm olayı görülebilir.Aşırı doz alındığında başlangıçta husursuzluk,sesli ve ışıklı uyarıcılara karşı aşırı tepki görülür. Hallüsinasyonlar, terleme, bulantı ve kas krampları meydana gelir. İdrar ve dışkı kontrölü kaybolur. Solunum düzensizleşir.Kalp atımı ve kan basıncı düşer. Titremelerle baygınlık, koma ve ölüm meydana gelir.
    Uyuşturucu bağımlılığı erken dönemde yakalanıp tedavi edilemez ise kişiyi ölüme sürükleyen bir alışkanlıktır.

    C) Uyuşturucu Bağımlılığının Tedavisi
    Uyuşturucu bağımlılığının tedavisinde önemli iki nokta vardır:

  • Bağımlılının kendisinin tedavi olmaya ve bağımlılıktan kurtulmaya istekli olması.
  • Bağımlılığın erken teşhis edilerek tedaviya başlanması.
    Uyuşturucu madde bağımlısı istekli ise tedavi şansı son derece yükselmektedir.Aksi halde zorlamayla kişileri bağımlılıktan kurtarmak mümkün değildir. Bağımlının kalıcı organ hasarları, ağır ruhsal problemler oluşmadan teşhis edilmesi tedaviyi kolaylaştırmaktadır.Erken teşhis edilemeyen vakalarda tedavi uzamakta ve iyileşme süreci gecikmektedir.
    Uyuşturucu madde bağımlılığının tedavisi:Uyuşturucu madde bağımlılığının tedavisi, tedavi ve rehabilitasyon olmak üzere iki aşamada gerçekleştirilir.
  • Tedavi aşmasında kişi bağımlı olduğu maddeden uzaklaştırılarak yoksunluk belirtileri ile savaşılır.Vücut organlarında meydana gelmiş hasarlar tedavi edilir. Bu safhada bağımlı hastanede gözlem altında tutulmalıdır.Yoksunluğa bağlı geçirdiği krizler son derece tehlikeli olabilir.Bu yüzden ölüme ve intihar girişimlerine sık rastlanır.Vücuttan toksit madde uzaklaştırılıp yoksunluk belirtileri kaybolduktan sonra ikinci aşamaya geçilir.
  • Rehabilitasyon aşamasında kişilerin ruhsal problemleri çözümlenmeye çalışılır. Tekrar iş gücü kazandırılarak çalışabilecek ve topluma yararlı olacak hale getirilir.Sağlığa zararlı bu alışkanlıklar yerine olumlu hobiler kazanması sağlanır. Kötü arkadaş çevresinden uzaklaşmasına ve kendine destek olacak kişilerle bir arada olmasına çalışılır.Sağlığa zararlı alışkanlıkların tedavisi için hastanelerin psikiyatri bölümlerine veya bu konularla özel olarak ilgilenen gönüllü kuruluşlara baş vurmak gerekir.
  • Sağlığa zararlı alışkanlıklardan korunmak, bu zararlı alışkanlıkların tedavisinden çok daha kolaydır. Bu alışkanlıklardan korunmak için alınması gereken önlemler ve aileye, devlete, medyaya düşen görevler;

    1. Aileye Düşen Görevler
    Uyuşturuculardan korunmada en büyük vazife aileye düşmektedir. Aile toplumun temel çekirdeğidir. En başta anne ve baba, çocuklara örnek olmalıdır. Çocuklar, her türlü sıkıntılarını ve problemlerini öncelikle anne ve babalarına açabilmelidirler. Problemlerin ilk defa aile büyüklerince değerlendirilmeleri şarttır.
    Bu konuda gençlerimizin dikkat edecekleri noktalara gelince;
    • Gerek sevgiyi ve mutluluğu muhakkak ki kendi yuvalarında aramalıdırlar.
    • Kötü arkadaş guruplarından uzak durmaları gerekir. Böyle kişiler davranışlarından, hareket ve sözlerinden anlaşılır.
    • Boş zamanları en iyi şekilde (okumak, kültürel ve diğer faydalı faaliyetlerde bulunmak gibi meşguliyetlerle) değerlendirmelidirler.
    • Yine gençlik dönemi ; halk arasında söylendiği şekliyle "delikanlılık" devresidir. Bu yaşlarda kişilik icabı, gelecek için her an problem oluşturabilecek hareketlere girilebilir, kararlarda isteksizlik olabilir. Gençler bu hususu daima göz önünde tutmalı büyüklerin uyarılarını dikkate almalıdırlar.
    Son olarak gençlerimizi uyuşturucunun içine çeken alt kültürden bahsetmek istiyorum. İçki uyuşturucu, kumar, şans oyunları, sapıklıklar, fuhuş evden kaçma gibi faaliyetlerin tümünü besleyen, ortaya çıkaran ortama "Uyuşturucu Kültürü" adını veriyoruz. Zararlı alışkanlıkların temelinde bu vardır ve bunu önlemek uyuşturucu kültürüyle mücadeleye bağlıdır.
    Bu kültürün filizlendiği birahane, pub, diskotek, kahvehane, kumarhane, meyhane ve benzeri yerlerden uzak durmalıdır.
    Bira ve "alkolsüz" denilen bira, alkolizm ve uyuşturucu batağının başlangıç basamağıdır.
    Yine milli manevi değerlerimiz, yüzyıllardan beri nesilden nesile intikal eden geleneklerimiz uyuşturucu kültürünün panzehiridir. Bu değerlere sarılmak zorundayız.
    Doç. Dr. Safa Saygılı (Psikiyatris)
  • *

    Zeka Geriliği
    Zeka Geriliği Bir insanın toplumsal yaşamını etkileyecek derecede normalin altında zeka seviyesine sahip olması durumuna verilen isim. Zeka geriliğine sahip insanlar sırasıyla idiyot, embesil ve moron şeklinde sınıflandırılırlar.


    Zekâ geriliğinin sebepleri:

    1. İrsî (soyaçekim) zekâ gerilikleri: Hafif derecedeki zekâ geriliklerinin büyük bir kısmını bu grup meydana getirir. Anne ve babanın geri zekalı olması hâlinde çocuk da geri zekâlı olabilecektir. Alkolizm, toksikomani, aşırı yaşlılık buna etken olabilir.

    2. Gebelik sırasında annenin ve bebeğin karşılaştığı tehlikeler, önemli birer sebep sayılabilir: Çocuğu düşürme denemeleri, özellikle hâmileliğin ilk üç ayında annenin kızamıkçık, çiçek, toksopalsmosis, kabakulak, kızamık, çocuk felci, su çiçeği, mikrobik sarılık, grip, boğmaca, tifüs, kızıl, sıtma geçirmesi gibi. Bu hastalıklardan birine yakalanan kadının, doğacak çocuğunun muhakkak geri zekâlı olması söz konusu değildir. Gebelikte röntgen çektirme, sigara ve alkol kullanma yine zekâ geriliğine sebep olabilir.

    3. Doğum sırasında çocuğun beyninin zedelenmesi, beynin oksijensiz kalması yine önemli sebeplerdendir.

    4. Dört-beş yaşına kadar beyin ve sinir sistemi hızlı bir olgunlaşma (tekâmül) hâlindedir. Bu olgunlaşmayı engelleyen sebepler (enfeksiyonlar, kafa travmaları ve zehirlenmeler), zekâ gelişiminin duraklamasına veya aksamasına yol açabilirler. Beynin, daha çok virüs adı verilen mikroplarla ortaya çıkan, ansefalit dediğimiz iltihâbî hastalığında hayâtî tehlikeleri olabilir. Hastalığı atlatanların bir çoğunda zekâ geriliği görülür. Küçük yaşlardaki boğmaca diğer bir sebeptir. Menenjit, ciddî kafa darbeleri, ağır orta kulak iltihapları, beyni etkileyen zehirlenmeler zekâ geriliğine yol açabilirler.

    5. Beynin gelişmesini doğuştan veya erken çocukluk çağında engelleyen mühim sebeplerden biri de kafatasının yapı anormallikleridir. Mikrosefali (küçük beyin) bunun tipik örneğidir. Kafa içi sıvılarının basınç artması sonucu başın büyümesi ve gelişmekte olan beynin sıkışması şeklinde meydana gelen, hidrosefali denen hastalıkta zekâ geriliği oldukça sıktır. Bütün bunların dışında, kromozom anormallikleri yine irsî (soyaçekim) bir başka zekâ geriliği sebebidir. Mongolismus denen, Moğol ırkını andıran çocuklar, geri zekâlıların önemli bir kısmını meydana getirirler. Zekâları hafif veya orta derecede geridir. Normalde 46 olan kromozom sayısı 1 artarak 47 olmuştur. Daha çok ileri yaşlarda doğum yapan annelerin çocukları arasında da rastlanır.

    Zekâ geriliğinin sıralanması: Zekâ gerilikleri, zekâ bölümlerine göre şu şekilde sıralanır:

    IQ’su 0-25 olanlar ağır geridir (idio): Bütün zekâ faaliyetleri hemen hemen yok gibidir. Buna ilâveten birtakım bedenî gelişme kusurları da vardır. Kurumlarca korunması gerekir. Bâzı basit alışkanlıkları bile kazandırmak mümkün değildir. Bâzıları birkaç cümleyle konuşma öğrenebilir. Büyük kısmı konuşmaz. Çoğu tuvalet, beslenme alışkanlıkları kazanamaz. Büyük bir kısmında yürüme bile gelişemez. Çoğu erken yaşta ölür.

    IQ’su 26-50 arası olanlar orta geridir (embesil): Normal bir çocuğun kâbiliyetinin yaklaşık en fazla yarısı kadar kâbiliyeti gelişeceğinden, konuşmaları ve sosyal intibakları daha sınırlı ve geç olacaktır. Çok az bir kısmı 10-12 yaşından sonra basit okuma yazma öğrenebilir. Kelime hazineleri kıttır. Günlük yaşantıları için gerekli olan basit uyum ve alışkanlıkları kazanabilirler. Fazla sorumluluk taşımayan basit el zanaatlerinde veya tarla-bahçe işlerinde 13-14 yaşından îtibâren çırak niteliğinde çalıştırılırlarsa, işe uyum sağlayabilirler. Esâsen en doğru yol da budur. Çevrelerince geri oldukları kolayca fark edildiklerinden, alay konusu edilmemeleri, bilakis korunmaları, desteklenmeleri gerekir.

    IQ’su 51-75 arası olanlar hafif geridir (debil): Zorlukla da olsa ilkokul öğretimine başlayabilirler, bir kısmı okulu bitirebilir, bir kısmı ise okula hiç devam edemez. Bu seviyedeki gerilerin kendine mahsus, hafif ve yavaş ilerleyen eğitim programı çerçevesinde, özel alt sınıflarda eğitim görmeleri gereklidir. Büyük şehirlerimizin bâzı ilkokullarında böyle sınıflar vardır. Bu çocuklarda dikkat, muhâkeme, hâfıza, irâde zayıf gelişir. Fikir üretimi kıttır. Heyecanları değişken olup, telkine kolayca yatkın olduklarından gençlik ve yetişkinlik yaşlarında kolayca suça yönelebilirler, şaka kaldırmazlar. Geri oldukları kolayca fark edilemez, uyumsuzlukları terbiyesizlik sayılabilir. Yetişkin çağa vardıklarında 11-12 yaşındaki bir çocuğun zekâsına sâhip olabilirler.

    IQ’su 76-90 arası olanlar sınır zekâlıdırlar: Normalle geri arasındaki kişilerdir.

    Zekâ geriliğinin oranları: Bu bölümlenmeye göre, zekâ bölümü (IQ) 75’ten aşağı olan çocuklar geri zekâlı sayılır. Bunların çocuk kesimindeki oranı % 3 dolayındadır. Sınır zekâlılar ise % 10-15 arasındadır. Zekâ bölümü 90’ın üstünde olanlar normal zekâlılardır. Bütün geri zekâlıların yaklaşık % 75’i hafif, % 20’si orta, % 5’i ağır gerilerdir.

    Zekâ geriliğinde tedâvi: Şâyet bir çocukta zekâ geriliği ortaya çıkmışsa, bunun giderilerek tedâvisi mümkün değildir. Burada esas tedâvi, mevcut zekâ kâbiliyeti ile en yüksek verimde, çocuğun aktivitesini ve topluma uyumunu sağlayabilmek, mümkün olan seviyede öğretimini sürdürebilmektir. Yâni eğitimini yapmaktır. Psikomotor eğitim (yürüme, denge, koşma hareketleri, ince el becerileri) önceleri önemlidir. Konuşma eğitimi özel bir yer tutar. Ayrıca günlük hayatta gerekli olan bilgiler ve alışkanlıkların (beslenme, tuvalet, tehlikelerden sakınma gibi) kazandırılması gerekir. Bu uygulamalarda müsbet davranış ve fiilleri teşvik, tasdik etme ve mükâfatlandırma, daha sonra da tekrarlayarak pekiştirme başlıca prensiptir. Menfi davranışlar engellenmeli ve doğrusu öğretilmelidir. Âile ile de işbirliği yapılarak, evdeki yaşayışın da tedâvinin paralelinde tesirini sağlamak gereklidir.

    Zekâ testleri: Zekâ testlerinden sık kullanılanlardan bâzıları şunlardır:

    Cattell Zekâ Testi: Kültürden arınmış bir testtir. Bütün toplumlara uygulanabilir. Üç çeşidi vardır: Birincisi 4-8 yaş arasındaki çocuklar ve debiller (hafif zekâ gerisi olanlar) için; ikincisi 8-12 yaş arası çocuklar ve bütün yetişkinler için; üçüncüsü yüksek seviyedeki genç ve yetişkinler için hazırlanmıştır. Sorulan soruların belli bir zaman içinde cevaplanması istenir.

    Alexander Pratik Zekâ Testi: Bu testle ilkokulu bitiren çocukların teknik kâbiliyetlerini ölçmek ve onları daha ileri sınıflara (özellikle sanat okullarına) yöneltmek maksadıyla hazırlanmıştır. Test aynı zamanda özel sınıflarda okutulması icab eden çocukların tespitinde çok işe yaramaktadır. Testte tahta kutulardan, boyalı küplerden çeşitli problemler çözülmesi istenir.

    Porteus Labiret Testi: Zekâ fonksiyonunun özel bir şeklini ölçer. Meselâ, bâzı vaziyetlerde temkinli davranmak, ileriyi görmek, çeşitli engellerden kendini korumak gibi. Bu test bilhassa bir insanın bugünkü hayâtındaki davranışlarda gösterdiği kâbiliyeti tespit eder.



      Yorumlar

     
    Eczaci Baba


    Komik Haberler


    Msn Messenger Gözkirpmalari 3


    serdar gitar(SON HIÇKIRIK&YILDIZ GÖZLÜM)


    MSNden Resim Çalma-Alma


    Iraklı çocuk


    Yaşla Geldim


    Uzak durma


    Msn Hataları, Hata kodları


    Msn de arkaplan değiştirmek


    Cinsellik |  Diziler |  Filmler |  Fıkralar |  Güzel Sözler |  Haberler |  Hikayeler |  Msn Messenger |  Oyunlar |  Programlar |  Resimler |  Rüya Tabirleri |  Sağlık |  Script Hakkında |  Videolar |  Yemek Tarifleri |  Şarkı Sözleri |  Şiirler

    Copyright © 2008 Tüm Hakları Saklıdır EaGLeS İletişim Msn : admin@sohbetik.com

    sohbet sohbet sohbet sohbet sohbet Varto Gencmekan.net