|
|
 |
 |
Okunma |
|
386 |
Adı Belemir!
Adı Belemir!
Peygamber çiçeği ; “yanardöner çiçeği” olarak tanınır âlemde… Hüznün lekesi sinsice düştüğünde yüzüne, bir tutam yeşili olmayan, kıraç topraklarda yetişen, çakırdikenleri egemenliğindeki kayaların arasında kalmış yalnızlığı. Kırmızı rengi sevmezdi oldum olası; pembe, mavi, lila, mor görünmek için didinir dururdu. Kırmızı kan, kan acı yüklerdi nötr bedenine… Bu çırpınışların kucağında yanardöner olmuştu kem gözlerde.
Gecenin zifirinde, el yordamıyla aradığı sevginin, bir ışık huzmesiyle süzülerek, kuyruklu yıldızın kuyruğuna takılıp da gidişine bakardı balımsı gözleri. Anlık hikâyelerin, boşluk dolduran maceraların ötesinde olmalı aradığı… Arayıp bulamadığı, bulduğunu sanarak kendini kandırdığı… Ona seninim derken bile başka kolların varlığından haberdar olup, katlanırken, doludizgin koşan atların zincirinde bağlı olma ihtimalini seven bir tutkunun esiri olurdu.
Adı konmamış yetim çocukları beslerdi koynunda, anne sütü tadında sevgisini verirdi. Aşk koyardı adını. Aşk olmayı severdi, aşık değil! Aşkı değil! Çoğu zaman turuncu çarşafların altına saklardı yalnızlığını, hızmasından yüzüne vuran nuru kapatırdı kara peçesiyle. Ne çare ki gözleri ele verirdi onu, umudun terkisine binmiş/birikmiş isyankâr süzmeleri saklamak mümkün değildi.
Acının doruğunda ne var bilmiyordu. Oraya ulaşmak için canını yakması lazımdı. Neşter mi vermeliydi sevdiğinin eline? Kanının aktığını seyretmek için. Kırmızı rengi sevmese de; ona kanı, kan acılarını anımsatırdı.
Her sevişme sonrası, çağlayarak akan duygu selinin ardından, kum ve çakıl tortularını doldururdu yüreğine. Ağlayarak temizlerdi, tırnak aralarındaki kurumuş çamurları… Yeniden hecelemek isterken hayatı, yalnızlığın ilk harfine takılı kalırdı yaprakları…
Boğazına tıkanmış lokmaların arkasından su içmek zorunda olduğunu bilirdi. Yine de yırtılırken gırtlağı, kalbinin acısını duymak isterdi. Yokluğunun saniyesine bile tahammülü olmayan, önceden kurulmuş mekanik saatlerde, baldırı açık bronz tenli kızlar takılırdı aklına. Göbeklerinde piersing parlayan fahişeler... Arkalarında bıraktıkları gölgelerden kalma ayak izlerinin altında ezilmiş masum sevdalar. Fahişe olmayı hiç aklından geçirmemişti oysa…
Beyninde kesintisiz dalgalanan tsunamiler… Dudaklarının hissetme duygusunu kaybedip uyuşmaya başladığı anlarda, su dolu bardağın kıvrımlarına dayarken dişlerini, ıslaklığa duyduğu buruk özlem, gizemli dizelerin fütursuzluğunda son bulurdu. “Sende de var mı aynı tuzlu tat?” diye sorardı, aynaya yansımış siluetine. “Sende yalnızlığını turuncu çarşafın altına sakladığında, şeytanın çıngıraklarını duyuyor musun?” Oysaki davet etmemişti, davetsiz girmişti "Şeytan" mabedine…
|